Dolar 48,6992 yükseldi Euro 55,8986 yükseldi Gram Altın 6.856,27 düştü
Foto Video Künye 20° SEYDIŞEHIR HABER
SON DAKİKA Tümü
Güneş Özel Öğretim — Üst Banner 6:1
SEYDİŞEHİR

Seydişehir’in Altındaki 9 Bin Yıllık Dünya Yeniden Konuşuyor

Gölyüzü’ndeki Süberde’den Gökhöyük’e uzanan araştırmalar, Suğla Havzası’nın Anadolu’nun Neolitikleşme tarihinde düşündüğümüzden çok daha önemli bir merkez olduğunu ortaya koyuyor

20.09.2026 07:35 0 yorum
Seydişehir’in Altındaki 9 Bin Yıllık Dünya Yeniden Konuşuyor

SEYDİŞEHİR – Yaklaşık 60 yıl önce Gölyüzü yakınlarındaki Süberde Höyük’ten çıkarılıp müze depolarına kaldırılan küçücük siyah taşlar, bugün Seydişehir’in binlerce yıl önceki dünyası hakkında yeniden konuşuyor. Modern analizler bu obsidiyenlerin yüzlerce kilometre uzaktaki Kapadokya’dan geldiğini gösterirken, Gökhöyük’teki yeni kazılar insan yüzü, hayat ağacı ve yaban keçileriyle bezeli yaklaşık 5 bin yıllık olağanüstü bir küpü gün ışığına çıkardı. Aynı dönemde yayımlanan bilimsel araştırmalar, Gökhöyük insanlarının beslenmesinden hastalıklarına, Suğla çevresindeki kayıp tarihöncesi yerleşmelerden Orta Tunç Çağı’na kadar bilinmeyen bir tabloyu parça parça tamamlıyor.


Hikâye 1963’te başladı; aslında daha da eskiye gidiyor


Seydişehir ve Suğla Gölü çevresinin tarihöncesi geçmişine yönelik sistematik araştırmaların temel taşlarından biri, Amerikalı arkeolog Ralph S. Solecki’nin 1963 yılında gerçekleştirdiği Beyşehir–Suğla yüzey araştırmasıydı. Solecki yalnız birkaç höyüğü ziyaret etmedi; Şarkikaraağaç’tan Suğla’nın güneyine kadar uzanan geniş bir bölgeyi arazi araçlarıyla ve bazı noktalarda tekneyle taradı. Araştırmada 29 yerleşim höyüğü ile mağaralar, açık hava yerleşimleri ve farklı dönemlere ait başka arkeolojik alanlar kaydedildi. Aynı proje kapsamında jeolog William R. Farrand bölgenin eski göl kıyıları ve jeomorfolojisini inceledi.


Bugün Gölyüzü olarak bilinen çevredeki Süberde Höyük, diğer adıyla Görüklük Tepe, bu araştırmaların ardından Neolitik Anadolu’nun önemli merkezlerinden biri haline geldi. Jacques Bordaz’ın 1960’larda gerçekleştirdiği kazılar, buradaki insanların kerpiç yapılarda yaşayan, taş alet üreten ve çevresindeki doğal kaynakları yoğun biçimde kullanan yerleşik bir topluluk olduğunu ortaya koydu.


Fakat 60 yıl sonra eski kazı koleksiyonuna yeniden bakılması, hikâyenin çok daha geniş olduğunu gösterdi.


60 yıl önce bulunan obsidiyenin sırrı çözüldü


2024 yılında Arkeoloji Dergisinde yayımlanan Murat Karakoç, Murat Dirican, Hasan Can Gemici ve Çiğdem Atakuman imzalı çalışma, Süberde kazılarında bulunan obsidiyenleri modern teknolojiyle yeniden inceledi.


Araştırmacılar, Jacques Bordaz’ın yaklaşık 60 yıl önce çıkardığı ve daha sonra Konya Müzesi’nde korunan yontmataş koleksiyonunu taşınabilir X-ışını floresans cihazıyla analiz etti. Sonuç son derece dikkat çekiciydi: Süberde’nin obsidiyenleri başlıca Kapadokya’daki Göllüdağ, daha düşük oranda ise Nenezi Dağ kaynaklarıyla ilişkilendirildi.


Bu ne anlama geliyor?


Seydişehir–Suğla çevresinde yaşayan Neolitik insanlar, yalnız yakın çevrelerindeki taşları kullanmıyordu. Gündelik yaşamlarında ihtiyaç duydukları son derece kaliteli volkanik camın en azından bir kısmı, yüzlerce kilometre uzaktaki Orta Anadolu volkanik kaynaklarından bölgeye ulaşıyordu.


Bunun nasıl gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz. Bir kişinin Süberde’den kalkıp Göllüdağ’a giderek obsidiyen getirdiğini söylemek mümkün değil. Arada birden fazla topluluğun yer aldığı değişim ağları da söz konusu olabilir. Ancak bilimsel analiz artık önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Süberde, 9 bin yıl kadar önce Anadolu’nun uzak mesafeli hammadde dolaşım sistemlerinin dışında değildi.


Seydişehir’in Neolitik insanları düşündüğümüz kadar “yalıtılmış” değildi


Süberde üzerine eski araştırmalar yerleşmeyi uzun yıllar ağırlıklı olarak bir avcı topluluk şeklinde yorumladı. Hatta arkeoloji literatüründe Süberde için “Neolitik Türkiye’de bir avcı köyü” tanımı kullanıldı.


Daha sonraki zooarkeolojik çalışmalar bu resmi değiştirmeye başladı. Süberde’deki koyun ve muhtemelen keçilerin tamamının sıradan yabani av hayvanları olmadığı; bazı sürülerin insanlar tarafından yönetilmiş olabileceği yönünde kanıtlar ortaya çıktı. 2024 tarihli obsidiyen araştırmasının kaynakçası da Benjamin Arbuckle’ın Süberde hayvancılığını yeniden değerlendiren çalışmasını temel modern araştırmalar arasında gösteriyor.


Böylece Süberde artık yalnız “avcıların köyü” olarak değil; avcılığın devam ettiği, hayvan yönetiminin gelişmeye başladığı, uzak bölgelerden obsidiyen elde eden erken yerleşik bir toplum olarak görülmeye başlanıyor.


Ve Süberde tek başına değildi.


Suğla çevresinde tarihöncesi yerleşme sayısı bir anda arttı


Ramazan Gündüz’ün 2020 yılında yürüttüğü Suğla Gölü Çevresi Prehistorik Dönem Yüzey Araştırması, bölge tarihine ilişkin yerleşmiş kabullerden birini değiştirdi.


Daha önce Suğla çevresinde Neolitik ve Kalkolitik dönem denildiğinde esas olarak Süberde ve Gökhöyük Bağları Höyüğü biliniyordu. 2020 araştırmaları ise bölgede altı yeni yerleşmede daha Geç Neolitik ve/veya Kalkolitik dönem kalıntıları belirledi. Araştırmacı, bazı merkezlerin MÖ 7. binyılın sonu ile MÖ 6. binyılın başlarına kadar gidebileceğini ve yüzey buluntularının ortak özellikler gösterdiğini belirtiyor.


Bu gelişme küçük görünse de Seydişehir tarihi açısından çok önemli.


Çünkü artık karşımızda yalnız iki höyük yok.


Suğla çevresinde birbirlerini görebilen, aynı ovaları, su kaynaklarını ve geçiş yollarını kullanan bir tarihöncesi yerleşimler ağı bulunmuş olabilir.


Başka bir ifadeyle, bugünkü Seydişehir ovasında binlerce yıl önce tek tük ve birbirinden kopuk küçük topluluklardan ziyade, birbirleriyle malzeme ve fikir alışverişinde bulunabilecek bir yerleşim dünyası oluşmuş olabilir. Bunun kapsamı, yeni kazılar ve mutlak tarihleme sonuçlarıyla anlaşılacak.


Gökhöyük: Suğla’nın binlerce yıllık hafıza arşivi


Bu büyük tablonun diğer ana merkezi Gökhöyük.


Gökhöyük’ün arkeoloji tarihindeki geçmişi de sanıldığından eski. Anadolu Ajansının 2026 tarihli haberinde, alanın 1950’lerde James Mellaart’ın araştırmaları sırasında tespit edildiği; 2002’de DSİ’nin sulama kanalı çalışmaları sırasında arkeolojik kalıntıların yeniden ortaya çıkmasının ardından 2002–2005 arasında Konya Müze Müdürlüğü tarafından kurtarma kazıları gerçekleştirildiği belirtiliyor. Kazılar 2020 yılında Ramazan Gündüz başkanlığında yeniden başladı.


Gökhöyük’ün önemi yalnız çok eski olmasından kaynaklanmıyor. Höyük, farklı çağların üst üste biriktiği adeta dev bir tarih kitabı niteliğinde.


Kazı Başkanı Ramazan Gündüz’ün verdiği bilgilere göre yerleşmedeki bulgular MÖ 7000’lerden Neolitik ve Kalkolitik dönemlere, Tunç ve Demir çağlarına ve daha sonraki dönemlere uzanıyor. Ancak burada “7–8 bin yıl kesintisiz aynı toplum yaşadı” gibi bir sonuç çıkarmamak gerekiyor; farklı dönemlerde yerleşmenin yoğunluğu ve kapsamı değişmiş olabilir.


Üstelik 2025 yılında yayımlanan akademik çalışma, Gökhöyük kronolojisine daha önce yeterince bilinmeyen bir dönem ekledi.


Gökhöyük’te Orta Tunç Çağı ortaya çıktı


Ramazan Gündüz’ün 2025 yılında Lycus dergisinde yayımlanan “Gökhöyükte Orta Tunç Çağına Dair İlk Bulgular” makalesi, 2024 kazılarının önemli sonuçlarından birini bilim dünyasına sundu.


Tepe kesimindeki kazılarda gelişmiş Erken Tunç Çağı tabakalarının üzerinde Orta Tunç Çağına ait bir yerleşim evresinin varlığı tespit edildi. Araştırmacı bu dönemin Erken Tunç Çağı kadar güçlü ve yoğun görünmediğini, ancak varlığının artık seramik buluntularıyla açık biçimde izlenebildiğini belirtiyor.


Bu bulgu, Gökhöyük için eski kronoloji modellerinin güncellenmesi gerektiği anlamına geliyor.


Çünkü 2002–2005 kurtarma kazılarından hazırlanan eski değerlendirmelerde Erken Tunç Çağı sonrasında uzun bir yerleşim boşluğu bulunduğu düşünülüyordu. Yeni kazılar höyüğün başka kesimlerinde farklı bir tablo olduğunu ortaya koydu.


Arkeolojide bu durum sık görülür: Höyüğün yalnız küçük bir kısmını kazmak, bütün yerleşmenin tarihini görmeye yetmeyebilir.


Gökhöyük bu açıdan hâlâ sürprizler saklıyor.


Ve 2026: Topraktan insan yüzlü dev bir küp çıktı


Son yılların en dikkat çekici Gökhöyük buluntularından biri ise 2026 yazında kamuoyuna duyuruldu.


Höyüğün merkezindeki F8 açmasında ortaya çıkarılan yaklaşık 120 santimetre yüksekliğinde ve ağız çapı yaklaşık 1 metre olan dev küpün, 800–1000 kilogram kadar malzeme alabilecek kapasitede olduğu belirtiliyor. Kabın üzerinde insan yüzünü oluşturan kaş, göz ve burun kabartmaları bulunuyor. Bunların altında bir hayat ağacı, ağacın iki yanında ise ona doğru yönelen Anadolu yaban keçileri işlenmiş. Kazı ekibi eseri Erken Tunç Çağı I sonları veya Erken Tunç Çağı II ile ilişkilendiriyor.


Küpün en sıra dışı yanı yalnız bezemeleri değil.


Eser kullanım konumunda bırakılmamış; dikkatle ters çevrilmiş durumda bulunmuş.


Kazı Başkanı Gündüz bunu yapının veya alanın bilinçli biçimde terk edilmiş olabileceğinin göstergesi olarak yorumluyor. Ayrıca bezemeleri ve beş kulbu nedeniyle küpün sıradan günlük depolama kabından ziyade özel tören veya seremoni bağlamında kullanılmış olabileceğini düşünüyor. Bununla birlikte kazı tamamlanmadığı için küpün bulunduğu yapının sıradan bir konut mu yoksa özel/kutsal işlevli bir mekân mı olduğu henüz belirlenmiş değil.


İşte bilim ile heyecan verici arkeoloji arasındaki sınır tam burada ortaya çıkıyor.


Küp gerçektir. İnsan yüzü, ağaç ve keçi kabartmaları gerçektir. Ters durumda bulunması gerçektir.


Fakat bunun bir ritüel kap olduğu veya alanın belirli bir tören sonucunda terk edildiği, şimdilik kazı ekibinin yorumudur. Yeni buluntular bu yorumu güçlendirebilir ya da değiştirebilir.


9 bin yıllık insanların kemikleri de konuşmaya başladı


2026 yılı Gökhöyük için yalnız kazı haberlerinin değil, uluslararası bilimsel yayınların da yılı oldu.


Elçin Şener, Ali Taş ve Ahmet Cem Erkman tarafından International Journal of Osteoarchaeology dergisinde yayımlanan çalışma, Gökhöyük’ün Geç Neolitik ve Erken Kalkolitik insanlarını iskeletleri üzerinden inceledi.


Araştırmada en az 37 birey belirlendi. İskeletlerde çeşitli dejeneratif eklem rahatsızlıkları, metabolik hastalık göstergeleri ve periostitis vakaları tespit edildi. Araştırmacılar beslenme bulgularını karbonhidrat yönünden zengin bir diyet ile tarım ve hayvancılığa dayanan sosyoekonomik yapı bağlamında değerlendirdi.


Bu, Gökhöyük tarihine yeni bir boyut kazandırıyor.


Artık yalnız “hangi kap bulundu?”, “hangi duvar açıldı?” diye sormuyoruz.


Bu evlerin içinde yaşayan insanlar ne yiyordu? Bedensel olarak ne kadar zorlanıyorlardı? Hangi hastalıklarla karşılaşıyorlardı? Tarım ve hayvancılığa dayalı yaşam bedenlerine nasıl yansıyordu?


Gökhöyük, bu soruların da cevaplanabildiği bir insan hikâyesine dönüşüyor.


Süberde, Gökhöyük ve Erbaba’yı birlikte okuyunca başka bir tarih çıkıyor


Suğla ve Beyşehir çevresinin asıl önemi, merkezleri tek tek değerlendirmek yerine birbirleriyle karşılaştırdığımızda ortaya çıkıyor.


Süberde daha erken yerleşiklik, avcılık, erken hayvan yönetimi ve yoğun obsidiyen kullanımıyla öne çıkıyor.


Beyşehir yakınındaki Erbaba, daha gelişmiş seramikli Neolitik köy ekonomisiyle bu hikâyenin başka bir aşamasını temsil ediyor. Jacques Bordaz’ın 1969 tarihli Erbaba raporu bile yerleşmenin özellikle Süberde ile karşılaştırılarak bölgenin Neolitik kronolojisini kurmaya yardımcı olması amacıyla seçildiğini açıkça belirtiyordu.


Gökhöyük ise Neolitikten Kalkolitiğe, Tunç çağlarından Demir Çağı ve daha sonraki dönemlere uzanan çok katmanlı yapısıyla Suğla tarafındaki uzun değişim sürecini gösteriyor.


Bu nedenle artık Seydişehir’in tarihöncesi geçmişi için daha farklı bir cümle kurmak gerekiyor:


Seydişehir–Suğla Havzası, Anadolu’da yalnız birkaç eski höyüğün bulunduğu bir çevre değil; yerleşik hayatın, tarım ve hayvancılığın, uzak mesafeli hammadde dolaşımının ve toplumsal değişimin binlerce yıl boyunca izlenebildiği önemli bir arkeolojik mikro-bölgedir.


Belki de en büyük keşif henüz yapılmadı


Süberde’nin obsidiyenleri artık Göllüdağ ve Nenezi Dağ ile karşılaştırılabiliyor. Gökhöyük’te ise obsidiyen buluntuları olmasına rağmen aynı kapsamda yayımlanmış jeokimyasal kaynak analizi henüz elimizde değil.


İşte bundan sonraki en heyecan verici sorulardan biri bu:


Gökhöyük insanları da obsidiyenlerini Süberde insanlarıyla aynı kaynaklardan mı alıyordu?


Eğer Gökhöyük obsidiyenleri aynı pXRF yöntemiyle analiz edilir ve Süberde ile Erbaba sonuçlarıyla karşılaştırılırsa, Beyşehir–Suğla Havzasında binlerce yıl boyunca kullanılan hammadde ağlarının değişimi ilk kez ölçülebilir hale gelebilir.


Aynı şekilde Süberde’nin eski kazı kayıtlarının yeniden değerlendirilmesi, Suğla çevresindeki altı yeni tarihöncesi yerleşmenin araştırılması ve Gökhöyük kazılarının genişlemesi, Seydişehir tarihinin bugün bildiğimizden çok daha ayrıntılı yazılmasını sağlayabilir.


Çünkü Seydişehir’in altında yalnız taş duvarlar ve kırık çömlekler yok.


Gölyüzü’nde 60 yıl önce bulunan bir obsidiyen parçasından Gökhöyük’te yüzünde insan sureti taşıyan beş bin yıllık dev küpe kadar bütün buluntular aynı şeyi söylüyor:


Suğla kıyıları binlerce yıl önce sessiz, yalıtılmış ve önemsiz bir coğrafya değildi. Burada yaşayan insanlar uzak bölgelerle bağlantı kuruyor, hayvan yetiştiriyor, tarım yapıyor, evler inşa ediyor, semboller yaratıyor ve ardında bugün yeniden çözmeye başladığımız karmaşık bir dünya bırakıyordu.


Ve bu dünyanın büyük bir bölümü hâlâ toprağın altında.

Yorumlar (0)

İlk yorumu siz yapın.

Yorumlar moderasyon onayından sonra yayınlanır.