KENDİ ENKAZINDA YÜKSELEN İNSAN
Bomboş, yalnızlığa ve kaderine terkedilmiş sokağı andıran, içindeki nefesi çoktan tüketmiş bir ömrün tam ortasından kendimize bakıyoruz. Sahibi ahirete irtihal etmiş, pencereleri kırık, kapısı rüzgarda dövünen harabe bir eve; adeta bir ruh mezatlığına dönüşmüşüz. Yaşımız ilerledikçe, olgunlaşmak yerine daha çok kırılıyor ve kırılganlaşıyoruz. Gönül almayı, kimsesiz bir çocuğa umut ve bir yaraya merhem olmayı çoktan unuttuk; dilimizin döndüğü kadar sitemkârca bağırmayı kendimize bir meslek, bir zırh edindik. Dönüp geriye baktığımızda elimizde kalan koca bir hiç'lik.
Bugün dünya bizlere sürekli kendi kendimize yetmemizi, sürekli güçlü görünmemizi ve başarıyı sadece kendi dahihane fikrimize bağlamamızı öğütlüyor. Bu da bizi başkalarının emeğine, sevgisine ve en önemlisi de bir yaratıcının ya da evrensel nizâmın üzerimizdeki lütfuna karşı körleştiriyor.
Ne hakiki manada insan kalabilmeyi denedik, ne de bunu becerebildik! Sokakta soğuktan titreyen, hayatın yükü altında ezilen düşkünlere kucak, bir yetimin başını okşayıp, onun karanlık dünyasına bir ışık yakarak hayallerinin önünü açmadık. Aksine, kendi bencilliğimizin sarayında, başkalarının enkazı üzerine sahte mutluluklar inşa ettik. İnsan bu dünyaya bir misafir olarak gelir ve kapısında "emanet" yazar. Biz o emanete sahip çıkmak yerine, zamanla içini boşaltıp kalbimizi bir viraneye çevirdik.
Tüm bu manevi iflasa rağmen, toplum içine çıktığımızda mangalda kül bırakmıyor, o sahte "âdemiyet" rolünü oynamaktan vazgeçmiyoruz. Maskemiz yüzümüze o kadar yapışmış ki, altındaki çürüme ve yozlaşmayı kendimiz bile göremez olmuşuz. İşte tam bu noktada, aynadaki o yabancı suret bize dik dik bakıyor ve ruhumuzun derinliklerinden tokat gibi bir soru yankılanıyor: "Kimsin oğlum sen, ne yiyip ne içiyorsun?"
Bu soru, sadece midemize indirdiğimiz rızkın değil; ruhumuzu hangi kibirle beslediğimizin sorgusudur. Aklımızla empati kuramıyoruz; çünkü akıl, kendi konforunu korumak için bahaneler üretmekte ustadır. Hakiki bir empati, ancak vicdanın sızısıyla başlar. Biz, "insan" kalmayı denemedik bile. İnsan olmak; kibir dağlarını yıkıp, tevazu ırmağına dönüşmektir. Üstüne basıldıkça ezilmeyen, aksine daha da ağır ve vakur bir karaktere dönüşmemiz gerekirken; basan her ayağa diken olduk. Sonra da dönüp aynaya baktığımızda, o dikenlerin en çok bizi kanattığını ve yaraladığını anlayamadık.
En acısı da şu: İçi harabeye dönmüş bir eve, dışarıdan koca bir "Köşk" tabelası astık. Konuşurken dağları ve taşları yerinden oynatıyoruz lakin icraata gelince bir öksüzün, bir düşkünün duasını alamıyoruz. Kulakları sağır eden o sitemkâr çığlıklarımızı bir an olsun susturabilirsek, aslında neyi yiyip içtiğimizi ve nasıl yaşadığımızı göreceğiz. Bizler gururu, kibri, başkalarının ahını ve kendi sahte ihtişamımızı yiyip içiyoruz. Zehri şerbet diye yutuyor, sonra da dünyaya insanlık dersi vermeye kalkışıyoruz. Kendini "kendi kendine var olmuş bir ilah" gibi gören insan, başkasına kucak açmayı zafiyet, bir düşküne eğilmeyi ise zaman kaybı olarak görüyor. İşte o "Köşk" tabelası, aslında bu sahte yenilmezlik kalesinin duvarıdır.
İnsan kalabilmek, o harabe evi yeniden imar etmekle başlar. Kendimize itiraf edemediğimiz bu acı gerçekle yüzleşmek, maskeleri fırlatıp atmak ilk basamaktır. Büyük lafları bir kenara bırakıp; bir çocuğun tebessümünde, bir muhtacın duasında kendimizi aramaya mecburuz. Aksi halde, bu yalnızlık pazarında kendi cenazemizi kendimiz kaldırmak zorunda kalacağız.
Gönül yıkmak yerine gönül yapmak, kırmak yerine kucak açmak, bağırmak yerine anlamak! İşte; insan olmak budur. Makamların en yücesi de bir damla su gibi engin gönüllere dolabilmektir. Bu virane kalbi yeniden inşa etmek hala elimizde:
İlk olarak, "Ben yanılmışım" diyebilmektedir.
İkincisi, bir düşküne el uzatmaktır.
Üçüncüsü ise, "Öleceğiz ya!" diyerek kibri toprağa gömmektir.
Yoksa geriye; sahibi olmayan, gönül penceresi kırık, ar damarı çatlak bir "insan hüviyeti" kalacak.
Saygılarımla.
Ahmet Yağız Altunel
