İÇSEL YOLCULUK VE TEVEKKÜL
İnsan, kendi göğüs kafesinin içerisinde saklı duran ama bilinmeyen muazzam bir âleme doğar. Doğum fiziksel bir başlangıçtır; ruhsal uyanış ise insanın kendi kalbindeki o giz barındıran dünyaya attığı ilk adımla başlar. Ne var ki insanoğlunun büyük kısmı, ömrü boyunca o saklı âlemin kapısını bulamadan, hatta o kapının varlığından bile haberdar olmadan dünyadan gelip geçer.
Sufi geleneğinde kalp, etten ve kemikten mamul bir organ olmanın çok ötesinde, görünmez bir avludur. O avlu, dış dünyanın soğuk ve hoyratça esen rüzgârlarının değil, Rahmânî nefeslerin; sessizliğin ilahi uğultusunun dolaştığı münezzeh bir mekândır. Orada her şey gayet sade, her şey berrak, her şey sezgisel ve insanı hakikatine yaklaştıracak kadar gerçektir. Ancak bu avlunun kapısında köklü bir engel vardır ve onun adıda; Nefstir.
Bu içsel yolculuğu anlamak için kavramların dikey derinliğine bakmak gerekmektedir.
Kalp (Arapça): Bir durumdan diğerine dönmek, altüst olmak, dönüştürmek manalarını taşır. Türkçesi yürektir. Tasavvufi boyutta ise kalp, değişkenliğinin ötesinde sabit bir hakikate bağlanır: İlâhî hakikat ve sırların tecelli ettiği yegâne aynadır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, onu ilahi hitaba muhatap kılan temyiz gücü, düşünme ve anlama melekesi kalptir.
Nefs: Ruh, bir şeyin kendisi, can, ceset, arzu gibi geniş bir manalar zincirine sahiptir. Tasavvufta ise "kendinde iradi hareket, his ve hayat kuvveti bulunan latif buharlı bir cevher" olarak tanımlanır. O, insanın yeryüzü toprağına basan ayağı, dünyevi isteklerin ve egonun kaynağıdır.
Kısaca: Kalp göğe açılan avlu, nefs ise o avlunun ışığını kesen bir gölgedir.
Tasavvufi tefekkürde nefs, kalbin önünde duran yoğun olarak görünen bir gölgedir. Kendini varlık sahnesinde olduğundan büyük sanan, güneşi örtüp üstünü çevreleyip kaplayan bir karartı gibidir. Çaba ve gayret göstererek riyazetle bu gölge ağır ağır çekildikçe, kalbin sert ve katılaşmış duvarları sonsuz bir nura teslim olacaktır.
Gölgenin aradan çekildiği o durulma anında, zikir artık dilden dökülen sabit bir tekrar olmaktan çıkar. İnsanın içinden, ötelerden gelen bir su kaynağı gibi, bir pınar gibi kendiliğinden akmaya başlar. Orada dil ve sözler susar; suyun kıyıya bıraktığı o berrak ışıltı, yani "lisan-ı hâl" konuşur.
Bu hâl ehlinin bir araya gelmesi ise "sohbeti" doğurur. Sohbet, alelade bir kelam alışverişi değil, iki gönlün birbirine perdesizce açılmasıdır. İki kapıdan içeri süzülen bir rüzgâr gibidir. Hâl, hâlden beslenir; ateş, ateşi uyandırır. Tasavvufta bazen tek bir bakışın, binlerce kitabın söyleyemediğini söylemesi bundandır. Tasavvuf, işte bu fark edilişin adıdır. Kendi iç dünyana bakıp ve kendi içine eğildikçe, gerçekleri ve hakikati görmektir.
Bu muhakeme esnasında kulun sığınacağı en muhkem zemin tevekküldür. Tevekkül, kişinin üzerine düşen her şeyi yaptıktan, sebebine sarıldıktan sonra neticeyi mutlak iradeye, Allah’a bırakmasıdır.
Sufiler tevekkülü bir kenara çekilme olarak görmezler. Aksine tevekkül, muazzam bir gayret ile mutlak bir teslimiyet arasındaki o ince "berzâhtır."
Bugün tevekkül kavramı iki büyük sapmanın kıskacındadır:
1. Tedbirsiz Tevekkül (Atalet): Hiçbir çaba göstermeden "Allah’a bıraktım" demek tevekkül değil, tembelliktir. Bu, sorumluluktan kaçış ve sünnetullaha saygısızlıktır.
2. Aşırı Kaygı (Teslimiyetsizlik): Elinden geleni yaptıktan sonra hâlâ yarın korkusuyla, rızık endişesiyle kıvranmak da tevekküle aykırıdır. Bu, nefsin gizli bir kibirle her şeyi kendi cüzi iradesiyle kontrol edebileceği zannıdır.
Kur’an bu dengeyi net bir vizyonla ortaya koyar:
"Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter." (Talâk, 65/3)
Ve o evrensel düstur:
"Önce deveni bağla, sonra tevekkül et."
Yani önce tedbir alınacak, yeryüzünün hakkı verilecek; ardından kalbi bulandıran tüm kaygılar terk edilerek mutlak takdire rıza gösterilecektir.
İnsan, nefsini bir gölge gibi arkasına alıp kalbini bir avlu gibi göğe açtığında ve emeğini teslimiyetle taçlandırdığında, aradığı o gizli âlemin tam merkezinde durduğunu fark edecektir.
Ahmet Yağız Altunel
