GAZZE’DE ŞEHADET ŞERBETİ, TÜRKİYE’DE FON REZALETİ!
Fahri Kubilay
Dünyanın bir yanında insanlar evlatlarının cansız bedenlerini enkazların altından çıkarıyor, diğer yanında milyarlarca liranın hesabı konuşuluyor. Bir tarafta Gazze’de anneler, babalar, çocuklar; ölümün kol gezdiği sokaklarda hayata tutunmaya çalışıyor. Diğer tarafta Türkiye’de yüz milyarlarca liralık kazançların, yatırım fonlarının ve kimlerin bu kazançlardan nasıl yararlandığının tartışıldığı bir gündemle karşı karşıyayız.
İnsan sormadan edemiyor: Bir tarafta insanlığın can pazarı, diğer tarafta servet pazarı… Biz nasıl bir dünyanın içinde yaşıyoruz?
Gazze’de ölümle hayat arasındaki çizgi her geçen gün biraz daha inceliyor. Çocuklar oyun oynamaları gereken yaşta ölümle tanışıyor. Anneler evlatlarını toprağa veriyor. Babalar ailelerini koruyabilmek için çaresizlik içinde çırpınıyor. Evler yıkılıyor, hastaneler zarar görüyor, insanlar açlık ve yoklukla mücadele ediyor.
Bütün bunlar yaşanırken Gazzelilerin gösterdiği direniş, sabır ve metanet, insanlık tarihinin hafızasına kazınıyor. Onların yaşadığı acıyı birkaç cümleye sığdırmak mümkün değil. Şehadet haberleriyle sarsılan ailelerin gözyaşları, yalnızca bir coğrafyanın değil, insanlığın vicdanına yöneltilmiş bir sorudur.
Peki, biz kendi ülkemizde hangi meselelerle uğraşıyoruz?
Bir yanda şehadet, diğer yanda milyarların hesabı!
Türkiye, 2026 yılının sonbaharında büyük bir fon soruşturmasını konuşuyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, Sermaye Piyasası Kurulu 17 Eylül 2026 tarihinde yedi portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören fonlarıyla ilgili tedbirler alarak toplam 130 fonun tasfiye edilmesine karar verdi.
Ardından soruşturmanın boyutlarıyla ilgili dikkat çekici rakamlar açıklandı. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 9 Ekim 2026 tarihinde kamuoyuna yansıyan açıklamasına göre, üç fondan kazanç sağladığı belirtilen 214 kişi ve şirketin toplam kazancı 187 milyar 653 milyon lira olarak hesaplandı. Bu kazançların niteliği ve kimlerin hangi koşullarda yararlandığı, yürütülen soruşturmanın önemli başlıkları arasında yer alıyor. (Kaynak: TRT Haber, 9 Ekim 2026.)
Burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekiyor: Soruşturmada adı geçen herkesin suçlu olduğu söylenemez. İddiaların, mali incelemelerin ve tespitlerin yargı süreci içinde değerlendirilmesi gerekir. Ancak böylesine büyük rakamların gündeme gelmesi, toplumun cevap beklediği soruları ortadan kaldırmıyor.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bu ülkede alın teriyle geçinmeye çalışan esnaf, siftah yapamadan dükkân kapatıyor. Emekli, ay sonunu getirebilmek için hesabını kitabını yeniden yapıyor. Asgari ücretli, pazardan filesini doldurmanın derdine düşüyor. Gençler ev sahibi olabilmek için yıllarca birikim yapmaya çalışıyor.
Bir tarafta geçim sıkıntısı içinde kıvranan milyonlar, diğer tarafta milyarlarca liralık kazançların konuşulduğu bir tablo…
Elbette yatırım yapmak suç değildir. Servet sahibi olmak da tek başına bir suçun göstergesi değildir. Fakat finansal sistemde olağan dışı hareketler ve haksız kazanç şüpheleri ortaya çıktığında, toplumun adalet ve şeffaflık talebi son derece haklıdır.
Bu ülkede vatandaşın bir kuruşunun hesabı soruluyorsa, milyarların hesabı da sorulmalıdır!
Asıl mesele para değil, ahlaktır!
Bir ülkeyi yalnızca ekonomik göstergeler ayakta tutmaz. O ülkenin adalet duygusu, ahlaki değerleri ve toplumsal güveni de en az ekonomi kadar önemlidir.
İnsanlar çalışarak, üreterek, ticaret yaparak zenginleşebilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat birilerinin kazancı başkalarının mağduriyeti pahasına elde edilmişse, orada yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve hukuki bir mesele de vardır.
Üstelik finansal sistemde güven, paranın kendisinden daha değerlidir. Vatandaş birikimini yatırdığı kuruma güvenemiyorsa, kuralların herkese eşit uygulanacağına inanamıyorsa, sistemin en önemli dayanağı sarsılıyor demektir.
Bu nedenle sorulması gereken sorular açıktır:
Fonların yönetiminde hangi işlemler yapıldı? Riskler neden zamanında önlenemedi? Denetim mekanizmaları görevlerini eksiksiz yerine getirdi mi? Olağan dışı kazançlar nasıl ortaya çıktı? Önceden bilgi sahibi olarak sistemden çıktığı iddia edilen kişiler var mı? Varsa bu iddialar somut delillerle ortaya konulabilecek mi? Mağdur yatırımcıların hakları nasıl korunacak?
Bunlar herhangi bir siyasi görüşün değil, adaletin ve kamu yararının sorularıdır.
Devletin görevi yalnızca soruşturma başlatmak değildir; mağduriyetleri gidermek, sorumluluğu bulunanları hukuk çerçevesinde hesap vermeye çağırmak ve benzer olayların tekrarlanmasını önleyecek tedbirleri almaktır.
Hiç kimsenin makamı, serveti, siyasi bağlantısı veya çevresi hukukun üzerinde olmamalıdır.
Gazze bize neyi hatırlatıyor?
Gazze’de insanlar evlerini, mallarını, sevdiklerini kaybediyor. Birçoğu yarın ne yiyeceğini, ailesini nerede barındıracağını bilemiyor. Hayatlarını koruyabilmek için mücadele eden insanların önceliği servetlerini büyütmek değil, bir gün daha hayatta kalabilmek.
Elbette Gazze’deki savaşın acısıyla Türkiye’deki finansal soruşturmayı aynı olaymış gibi değerlendiremeyiz. Bunlar farklı meselelerdir. Ancak her iki tabloyu yan yana düşündüğümüzde insanın aklına aynı soru geliyor: İnsanın bu dünyadaki sorumluluğu nedir?
Mal, mülk, makam, şöhret ve servet… Hepsi geçici.
İnsanın geride bıraktığı ise nasıl yaşadığı, kimin hakkını koruduğu, hangi adaletsizliğe karşı durduğu ve sahip olduğu imkânları hangi amaçla kullandığıdır.
Gazze’de evladını toprağa veren bir annenin gözyaşıyla, geçim derdi içindeki bir vatandaşın çaresizliği birbirinden farklı acılardır. Fakat her ikisi de bize insan onurunun ve adaletin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır.
Bizim asıl kaybetmememiz gereken, işte bu duygudur.
Hesap günü gelmeden hesap verin!
Kimseyi peşinen suçlu ilan etmiyoruz. Mahkemelerin yerine geçmiyoruz. Ancak vatandaşın sorma hakkını da kimsenin elinden alamayız.
Milyonlarca insanın güvenini ilgilendiren bir meselede şeffaflık şarttır. Soruşturma bütün yönleriyle aydınlatılmalı, varsa haksız kazançlar hukuka uygun biçimde geri alınmalı, mağduriyetler giderilmeli ve sorumluluğu kanıtlanan herkes hesap vermelidir.
Adalet, yalnızca güçsüzün kapısını çaldığında adalet olmaz. Gerçek adalet, güçlüye de güçsüze de aynı ölçüyle yaklaşabilmektir.
Gazze’de şehadet haberleriyle yüreğimiz yanarken, kendi ülkemizde adalet duygusunu yaralayabilecek olaylara karşı da sessiz kalamayız. Çünkü mazlumun yanında durmak, yalnızca uzaktaki zulmü kınamak değildir; yaşadığımız yerde de hakkı, hukuku ve insan onurunu savunmaktır.
Bir tarafta bombaların altında hayatta kalmaya çalışan insanlar, diğer tarafta milyarlarca liralık kazançların hesabı…
Bu iki tablo karşısında insanın söyleyeceği tek şey vardır:
Dünya malı dünyada kalır. Makamlar biter, servetler el değiştirir, hayat sona erer. Geriye insanın yaptığı iyilikler, koruduğu haklar ve verdiği hesabın doğruluğu kalır.
Gazze’deki mazlumların ahı da, Türkiye’de hakkının korunmasını bekleyen vatandaşın feryadı da unutulmamalıdır.
Çünkü adalet gecikebilir ama adalet talebi susmaz.
Fahri Kubilay
