DAVANIN EN BÜYÜK DÜŞMANI, KENDİ İÇİNDEKİ MENFAATÇİLERDİR!
İnsan bazen düşmanını karşısında arar. Oysa bazı davaların, bazı hareketlerin ve bazı kurumların en büyük düşmanı kendi içlerinde yetişir.
Dışarıdan gelen bir saldırıya karşı mücadele edersiniz, tedbir alırsınız, savunma yaparsınız. Peki ya içeriden gelen tahribatı nasıl önleyeceksiniz?
Hele bir de bu tahribatı yapanlar, davanın adını kullanan, makamından güç alan, hizmet görüntüsü altında kendi menfaatlerini önceleyen insanlarsa!
Asıl tehlike işte o zaman başlar.
Çünkü bir insanın ahlaki ölçüsü, ne kadar güzel konuştuğuyla değil, eline imkân ve fırsat geçtiğinde nasıl davrandığıyla belli olur.
Bugün ülkemizde konuşulan yolsuzluk iddiaları, fon vurgunu tartışmaları, kamu kaynaklarının kullanımı ve çeşitli menfaat ilişkileri bize bir kez daha insan unsurunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bir tarafta geçim derdiyle boğuşan, alın teriyle evine ekmek götürmeye çalışan milyonlarca insan var. Diğer tarafta ise imkânları, makamları ve ilişkileri kendi çıkarları için kullanmakla suçlanan bir kesim…
Elbette devam eden soruşturmalar hakkında peşin hüküm vermek, insanları mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmek doğru değildir. Ancak iddiaları görmezden gelmek, sorgulamaktan kaçınmak ve hesap sorulmasını istememek de doğru değildir.
Nitekim son günlerde gündemin önemli başlıklarından biri hâline gelen fon soruşturması, meselenin ne kadar ciddi boyutlara ulaşabileceğini gösteriyor.
Mesele yalnızca borsa, hisse senedi veya yatırım meselesi değildir. Mesele güven meselesidir. İnsanların birikimlerine, kurumlara, denetim mekanizmalarına ve adalet duygusuna duyduğu güven meselesidir.
Peki, insanın aklına şu soru gelmiyor mu?
Bir sistemde bu kadar büyük iddialar ortaya çıkıyorsa denetim mekanizmaları nerede? Kimler görevini yaptı, kimler göz yumdu, kimler sorumluluğunu yerine getirmedi?
Sadece parayı alanı değil, o paranın alınmasına zemin hazırlayanları da sorgulamak gerekmez mi?
Çünkü yolsuzluk dediğimiz şey, çoğu zaman yalnızca bir kişinin cebine giren paradan ibaret değildir. Onu mümkün kılan ilişkiler ağı, suskunluk, kayırmacılık ve denetimsizlik de bu tablonun bir parçasıdır.
Bir ülkede hırsızlıktan daha tehlikeli olan, hırsızlığı koruyan anlayışın normalleşmesidir.
Bir de işin başka bir boyutu var.
Bizim en büyük problemlerimizden biri, bir insanın ne yaptığına değil, kimin yanında durduğuna bakarak değerlendirilmesidir.
Bizden ise kusuru görmezden geliyoruz, karşımızdan ise doğruları bile tartışmaya açıyoruz.
Oysa ahlakın tarafı olmaz. Haksızlığın partisi, yolsuzluğun ideolojisi, menfaatçiliğin davası olmaz.
Yanlış kimden gelirse gelsin yanlıştır. Haksızlık kimin tarafından yapılırsa yapılsın haksızlıktır.
Bir davaya gönül vermek, o davanın mensuplarının her yaptığını savunmak değildir. Tam tersine, o davanın itibarını korumak için yanlış yapanı uyarmak, gerektiğinde karşısında durabilmektir.
Çünkü davaya sadakat, kişilere kayıtsız şartsız bağlılık değildir.
Bugün bazı insanların makamı bir hizmet aracı değil, kişisel çıkarlarını büyütme aracı olarak gördüğünü düşündüren örneklerle karşılaşıyoruz.
Kimi nüfuzunu kullanıyor, kimi yakınlarını devreye sokuyor, kimi tanıdık ilişkileriyle iş takip ediyor, kimi de kendisine verilen yetkiyi şahsi menfaatine dönüştürüyor.
Sonra bütün bunların üzerini güzel cümlelerle örtmeye çalışıyor.
İşte burada insanın aklına şu geliyor:
Biz bu makamları millete hizmet etmek için mi veriyoruz, yoksa birilerinin kendi saltanatını kurması için mi?
Unutulmamalıdır ki makamlar kimsenin şahsi mülkü değildir. Devletin imkânları kimsenin aile mirası, milletin parası da kimsenin ganimeti değildir.
Bir insanın yakını olmak, ona ayrıcalık sağlamamalıdır. Bir makama yakın olmak, hukukun dışına çıkma hakkı vermez.
Hele hele bir davanın, bir siyasi hareketin veya bir kurumun ismini kullanarak yapılan yanlışların o davaya mal edilmesi, en büyük haksızlıklardan biridir.
Çünkü yıllarca emek veren, fedakârlık yapan, inandığı değerler uğruna mücadele eden insanların alın terini birkaç menfaatçinin davranışlarıyla kirletmeye kimsenin hakkı yoktur.
Burada asıl görev, yanlış yapanı korumak değil, yanlışın karşısında durmaktır.
Siyasetçinin görevi yakınlarını kayırmak değil, adaleti gözetmektir. Bürokratın görevi makamını korumak değil, kamu görevini hakkıyla yerine getirmektir. İş insanının görevi yalnızca kazanmak değil, kazancını ahlak ve hukuk içinde elde etmektir.
Ve en önemlisi, toplumun görevi de kimsenin yanlışına sırf kendi mahallesinden diye sahip çıkmamaktır.
Çünkü bugün başkasının yaptığı yanlışa sessiz kalırsak yarın aynı yanlışın mağduru olduğumuzda konuşacak ahlaki gücümüz de kalmaz.
Bir toplumun çürümesi, yalnızca kötülük yapanların çoğalmasıyla olmaz. İyilerin susması, yanlışların savunulması ve liyakatin yerini sadakatin almasıyla da olur.
İnsanların birbirine güvenmediği, emeğin değil ilişkilerin kazandığı, liyakatin değil yakınlığın değer gördüğü bir yerde ne adalet büyür ne de kalkınma gerçekleşir.
Sonuç olarak mesele yalnızca birkaç kişinin ne yaptığı, ne kazandığı veya hangi soruşturmanın nasıl sonuçlanacağı değildir.
Mesele, nasıl bir toplum olmak istediğimizdir.
İşini hakkıyla yapanın, alın teri dökenin, dürüst kalanların mı değer gördüğü bir ülke olacağız; yoksa fırsatını bulanların kendi çıkarını milletin menfaatinin önüne koyduğu bir düzeni mi kabulleneceğiz?
Bence artık bu soruyu kendimize sormanın zamanı geldi.
Unutmayalım:
Bir davayı dışarıdan gelen eleştiriler değil, içeriden yapılan yanlışlar da yıpratır.
Bir kurumu büyüten makam sahipleri değil, görevini hakkıyla yapan insanlardır.
Bir ülkeyi ayakta tutan ise yalnızca kanunlar değil, o kanunlara uymayı ahlak bilen insanlardır.
Çünkü asıl mesele, kimin hangi davada olduğu değil; o davanın imkânlarıyla ne yaptığı, kimin hakkını koruduğu ve geride nasıl bir ahlak mirası bıraktığıdır.