Aklı Kiraya Vermeden Sevmek: Kör Taassuptan Hakikat Ahlakına
İnsanın bir fikre adanması, bir partiyi, cemaati veya oluşumu desteklemesi sosyal hayatın en doğal ve kıymetli halkalarından biridir. Bir araya gelmek, ortak bir ideal uğruna emek vermek toplumları büyütür. Ancak bu güzel birlikteliklerin önündeki en büyük imtihan, "bizden olanın" hatasıyla yüzleşme anıdır. Bazen çok iyi niyetle, muhakeme yeteneği yüksek bireylerin bile mensup olduğu yapının yanlışı karşısında sessiz kaldığına, hatta "zarar gelmesin" düşüncesiyle o yanlışı savunmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Oysa sevdiklerimizin hatasını görmezden gelmek onlara iyilik etmek değil, bilakis o yapının içten içe çürümesine göz yummaktır.
Peki, makul düşünen bir zihin bu refleksi neden gösterir?
Psikolojide "bilişsel çelişki" olarak adlandırılan bu durum, aslında insanın inandığı değerleri koruma ve aidiyet hissini kaybetmeme çabasından doğar. Kişi, büyük fedakarlıklarla bağlandığı yapının defolarını gördüğünde bir iç huzursuzluk yaşar ve topluluktan dışlanmamak adına gerçeği rasyonalize etmeye başlar. "Bizim kabilenin yanlışı, ötekinin doğrusundan evladır" mantığı devreye girdiğinde ise kolektif aidiyet, bireysel vicdanın önüne geçer. Akıl ve sorumluluk, adeta o yapının iradesine emanet edilir.
Oysa İslam tarihinin şafak vaktine baktığımızda, aidiyet bağlarının hakikat sevgisini asla gögelemediği muazzam bir sorgulama ve yapıcı eleştiri ahlakı görürüz.
Bedir Savaşı’nda, vahiyle desteklenen Hz. Peygamber (s.a.v.) orduyu bir kuyu başına konuşlandırdığında, sahabeden Hubab b. Münzir ileri atılır ve o tarihi soruyu sorar: "Ya Resulallah! Burası Allah’ın sana vahyettiği bir yer mi? Yoksa bir harp taktiği ve şahsi bir görüş müdür?" Efendimiz bunun şahsi bir görüş olduğunu söyleyince Hubab, askeri gerekçelerle başka bir mevkinin daha doğru olduğunu nezaketle belirtir ve Allah Resulü bu yapıcı eleştiriyi haklı bularak ordunun yerini değiştirir [Bedir Gazvesi kaynakları].
Vahiyle müeyyed bir öndere bile "Bu Allah'ın emri mi, senin fikrin mi?" diye sorabilen bu sahabe aklı, bizlere sadakatin körü körüne bir teslimiyet değil, ortak akla katkı sunmak olduğunu öğretir.
Nitekim İslam'ın ilk halifesi Hz. Ebubekir de göreve geldiği ilk gün minberden topluma şu yapıcı denetleme yetkisini veriyordu: "Eğer iyi iş yaparsam bana yardım edin, eğer sapıtırsam beni doğrultun!" Benzer şekilde Hz. Ömer, mehir miktarını sınırlamak istediğinde bir kadının ayetle karşılık vermesi üzerine, tüm cemaatin önünde hiçbir komplekse kapılmadan "Kadın haklı çıktı, Ömer yanıldı" diyerek gerçeğe teslim olabiliyordu.
Daha da ötesi, peygamberlerin bizzat kendileri, teslimiyetin kör bir taklit değil, tatmin olmuş bir akılla taçlanması gerektiğini göstermiştir. Hz. İbrahim, Rabbine "Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" diye niyaz ettiğinde, Yüce Allah ona "İnanmadın mı?" diye sormuştu. İbrahim (a.s) ise insan doğasının en yapıcı ihtiyacını dile getirmişti: "İnandım, ancak kalbimin mutmain olması için" (Bakara, 260).
Bir oluşumu desteklemek, onun büyümesini istemek çok değerlidir. Ancak gerçek destek, yanlışları alkışlamak değil, o yanlışları düzeltecek dostane bir samimiyeti ortaya koymaktır. Hakikati ve adaleti hiçbir grubun tekeline hapsetmeden, incitmeden ama eğilip bükülmeden doğruyu söyleyebilen yapıcı yüreklere ihtiyacımız var. Unutmayalım ki, bir yapıyı ayakta tutan şey hatasız olduğunu iddia eden fanatikleri değil; onu adaletle, sevgiyle ve samimi eleştirileriyle besleyip büyüten erdemli insanlarıdır.
