ANIZ YAKARKEN NELERİ YAKTIĞIMIZI BİLİYOR MUYUZ?
Fahri Kubilay
Hasat bitti...
Tarlalar biçildi, ürünler kaldırıldı. Ambarlar doldu, bazı ürünler ofislere teslim edildi. Çiftçinin yüzü, bu yılın bereketiyle biraz olsun güldü.
Şimdi sıra neye geldi?
Anız yakmaya...
Birkaç gün sonra yine yol kenarlarında dumanlar göreceğiz. Gecenin karanlığında tarlaların alevlerle aydınlandığına şahit olacağız.
Telefonlar çalacak.
“Anız yangını var.”
“Şu bölgede tarla yanıyor.”
“Yangın yola doğru ilerliyor.”
İtfaiye ekipleri koşacak.
Bizler de uzaktan yükselen dumanları seyredip, anız yakanlara güzel güzel dualar(!) edeceğiz.
Sonra her şey unutulacak.
Ta ki bir sonraki yangına kadar...
Ama ben bugün size anız yangınının kendisini değil, geçmişte yaşandığını anlatılan bir olayın vicdanımızda bırakması gereken izi yazmak istiyorum.
Geçtiğimiz yıl...
Seydişehir-Bozkır yolu üzerinde bir tarla hasat edilmiş.
Allah'ın rahmetiyle yağmur yağmış, toprak suya kavuşmuş, ekinler büyümüş, çiftçinin yüzü gülmüş.
Ürünler kaldırılmış.
Ve geride kalan anızlar...
Birileri için temizlenmesi gereken kuru saplardan ibaret.
Bir kibrit...
Bir alev...
Ve ardından yükselen dumanlar.
Anlatılanlara göre, o sırada yoldan geçen iki vatandaş alevlerin arasında hareket eden bir karaltı fark ediyor.
Önce ne olduğunu anlayamıyorlar.
Bir süre dikkatle bakıyorlar.
Bir başka karaltı daha görüyorlar.
Hareket eden canlı, yerdeki başka bir noktaya ulaşmaya çalışıyor.
Yaklaşıyor...
Sonra geri çekiliyor.
Tekrar yaklaşıyor...
Tekrar geri dönüyor.
Bir süre sonra bunun bir tilki olduğu anlaşılıyor.
Peki tilki neden alevlerin arasına girip çıkıyor?
Nereye ulaşmaya çalışıyor?
Sonunda gerçek ortaya çıkıyor.
Orada tilkinin yavruları var.
Anne tilki kaçıp kurtulabilir.
Ama kaçmıyor.
Yavrularını bırakmıyor.
Alevlerin arasına yeniden giriyor.
Ve yavrularının üzerine kapanıyor.
Kendisini onların önüne siper ediyor.
Sonrası ise yürek yakan bir manzara...
Anne tilki ve yavruları alevlerin arasında can veriyor.
Şimdi soruyorum:
Biz o tarlada ne yaktık?
Anız mı?
Hayır...
Belki bir annenin yavrularını yaktık.
Belki toprağın içindeki milyonlarca canlıyı yaktık.
Belki kuşların yuvasını yaktık.
Belki böcekleri, sürüngenleri, küçük canlıları yaktık.
Belki toprağın verimliliğine katkı sağlayan mikroorganizmaları yok ettik.
Ve bütün bunları birkaç dakikalık bir kolaylık uğruna yaptık.
Bazen doğanın bize verdiği nimetleri o kadar sıradanlaştırıyoruz ki, onların nasıl meydana geldiğini unutuyoruz.
Bir buğday tanesi toprağa düşüyor.
Yağmur yağıyor.
Güneş doğuyor.
Toprak çalışıyor.
Kökler gelişiyor.
Sayısız canlı bu döngünün içerisinde görev yapıyor.
Sonra biz gidip soframıza koyduğumuz ekmeğin sadece çiftçinin emeği olduğunu düşünüyoruz.
Oysa o ekmeğin arkasında koca bir tabiat var.
Toprak var.
Su var.
Güneş var.
Böcek var.
Kuş var.
Mikroorganizma var.
Ve bizim çoğu zaman farkına bile varmadığımız sayısız canlı var.
Rabbim bize yağmur veriyor.
Kuraklık olduğunda yağmur için dua ediyoruz.
“Allah'ım toprağımıza su ver, ürünümüzü bereketlendir” diyoruz.
Yağmur yağıyor.
Ekinler büyüyor.
Sonra hasat zamanı geliyor.
Ürünümüzü alıyoruz.
Ve arkasından tarlayı ateşe veriyoruz.
Bu nasıl bir çelişki?
Bize verilen nimete şükretmek yerine, o nimetin oluşmasına katkı sağlayan tabiatı yok ediyoruz.
Üstelik bunu çoğu zaman “Böyle yapmak gerekiyor” diyerek yapıyoruz.
“Anız kalmasın.”
“Gelecek yıl tarlayı sürmek kolay olsun.”
“Zararlılar yok olsun.”
Peki ya toprağa ne oluyor?
Ya faydalı canlılara?
Ya yabani hayvanların yuvalarına?
Ya yavrulara?
Ya ekolojik dengeye?
Ya yarının toprağına?
Bilim insanlarının, ziraat mühendislerinin ve tarım uzmanlarının yıllardır söylediği gerçekleri bir kenara bırakıp kulaktan dolma bilgilerle hareket ettiğimizde, aslında kendi geleceğimizi ateşe veriyoruz.
Çünkü toprak sadece üzerinde ürün yetişen bir madde değildir.
Toprak canlıdır.
Onu yaşatmak zorundayız.
Bir de işin manevi tarafı var.
Bize emanet edilen bir canlının hayatına kastetmenin vebalini hiç düşünüyor muyuz?
Bir anne düşünün...
Yavrularını korumak için kendi canını ortaya koyuyor.
İnsanların yaptığı yangından kaçmak yerine yavrularının üzerine kapanıyor.
Hayvan dediğimiz o canlı, yavruları için canını feda ediyor.
Biz ise bazen bir kibrit çakarken bunun sonucunda kaç canın yanacağını düşünmüyoruz bile.
Rahman ve Rahim olan Allah...
Bizim bütün bu hoyratlığımıza rağmen nimetini soframızdan eksiltmiyor.
Yağmuru yağdırıyor.
Toprağı yeşertiyor.
Tohumu büyütüyor.
Rızkımızı önümüze koyuyor.
Biz ise aynı toprağı yakıyoruz.
Aynı doğayı tahrip ediyoruz.
Sonra da bereket azaldığında, hastalıklar çoğaldığında, zararlılar arttığında şaşırıyoruz.
Oysa tabiatın bir dengesi var.
Biz o dengeyi bozdukça, sonuçlarını yine biz yaşıyoruz.
Ben bugün anız yakacak olanlara kızmaktan daha fazlasını söylemek istiyorum.
Lütfen bir dakika düşünün.
Kibriti çakmadan önce tarlaya bakın.
Belki orada sizin göremediğiniz bir yuva vardır.
Belki bir anne, yavrularını büyütüyordur.
Belki toprağın altında milyonlarca canlı sizin tarlanızı gelecek yıl için hazırlıyordur.
Belki sizin “gereksiz” gördüğünüz o canlılar, aslında sofranızdaki ekmeğin oluşmasına katkı sağlıyordur.
Anız yakmayalım.
Toprağı yakmayalım.
Doğayı yakmayalım.
Canlıların yuvalarını yakmayalım.
Çünkü ateşe verdiğimiz şey sadece kuru saplar değildir.
Bazen bir annenin yavrularına sarılışını yakıyoruz.
Bazen toprağın bereketini...
Bazen geleceğimizi...
Ve belki de en acısı, kendi vicdanımızı yakıyoruz.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın bize verdiği nimetlere şükretmeyi bilelim.
O bize nimet vermeye devam ediyor.
Biz ise bütün bu nimetlerin karşısında biraz daha merhametli olmayı öğrenelim.
Çünkü insan olmak, sadece kendimiz için yaşamak değildir.
İnsan olmak, bize emanet edilen canlının da yaşam hakkını görebilmektir.
Fahri Kubilay
