Hâlin Sözü Tesir Eder
Bir gün bir profesör konferansa davet edilir. Profesör, konferansın konusu hakkında araştırmalarını yapar, incelemelerini tamamlar, bütün dokümanlarını hazırlar ve sunumunu oluşturur. Nihayet konferans günü gelir. Profesör konferans salonuna gider ve kürsüye çıktığında bir de bakar ki salonda kendisinden başka yalnızca bir kişi vardır. Konferansa gelen tek kişi odur.Profesör biraz üzülür, içerlenir ama bunu belli etmez. Kendi kendine, “Şu beyefendiye bir sorayım. Eğer konuşmamı isterse yapayım, istemezse konferansı erteleyelim.” diye düşünür.Sonra salondaki adama dönerek sorar:
“Beyefendi, gördüğünüz gibi konferansa sizden başka gelen yok. Dolayısıyla isterseniz bu konferansı yapmayabilirim. Ama arzu ederseniz konuşmamı yapayım.”
Salondaki adam şöyle cevap verir:
“Sayın hocam, ben sizin işinizden anlamam. Ben bir seyisim, yani at bakıcısıyım. Kendi işimden anlarım. Ama madem bana sordunuz, ben de kendi işimden bir örnek vereyim. Ben ahıra girdiğimde on atım varsa ve yem vereceğim atların yalnızca iki üç tanesi oradaysa diğerlerini aç bırakmam. Orada bulunan iki üç atı doyururum.”
Profesör bu ince cevaptan hissesini alır ve “Demek ki bu beyefendi konuşma yapmamı istiyor.” diye düşünür. Kürsüye geçer ve konuşmaya başlar.
Ancak hatiplerin bir zaafıdır; bazen çok gereksiz mübalağalarla uzatırlar tıpkı bizim yaptığımız gibi. Konuştukça konuşur, açıldıkça açılır. Hazırladığı sunumun tamamını anlatır, bütün bildiklerini ortaya koyar. Nihayet konuşmasını bitirir ve tek olan dinleyicisine dönerek sorar:
“Beyefendi, konferansımı nasıl buldunuz? Güzel oldu mu?”
Adam yine aynı cevabı verir:
“Vallahi hocam, ben bu işten anlamam. Ama ben ahıra girdiğimde on atın yemini iki üç ata yedirip o hayvanları çatlatmam!”
Yani demek ister ki: “Hocam, elinizdeki bütün sözü, bilgiyi ve malumatı tek bir dinleyiciye yüklediniz. Bu kadar malumatı bir kişiye yükleyip insanları bıktırmayın.”
Profesör de bu sözden gereken dersi çıkarır:
Demek ki bugün biz de dozunu kaçırdık. Sözü fazla söyledik, sözün israfına düştük.”
Biz hatiplerin, hocaların, konuşmacıların zaman zaman içine düştüğü bir zaaf var: Nice zaman söz israfı yapıyor çok konuşarak her şeyi halledebileceğimize inanıyoruz. Elbette hazırlandığımız konuların ve anlattıklarımızın önemli bir kısmı gerekli, faydalı ve kıymetli olabilir. Ancak bazen bu sözlerin insanlarda karşılığını bulamadığını, beklediğimiz tesiri meydana getirmediğini görüyoruz. Bu da bizi üzüyor.
Peki, neden?
Bu kadar hocaya, bu kadar konuşmacıya, bu kadar akademisyene, bu kadar aydına rağmen insanlar neden hâlâ mutsuz? Neden ruhen yorgun? Neden bir arayış içerisinde?İşte bu soruların cevabını arayan, bu meseleye kafa yoran insanlar var.Belki de mesele, insanların artık sözden yorulmuş olmasıdır. Sözün doyumuna ulaşmış, sözü duymaktan bıkmış olmalarıdır.İlk nesil konuşmadı, yaşadı. Sonraki nesil hem konuştu hem yaşadı. Daha sonraki nesil ise hep konuştu ama yaşamadı. Galiba onların içerisinde bizlerde bulunuyoruz. Çok anlatıyoruz ama anlattıklarımızı hayatımıza ne kadar yansıtıyoruz? Çok konuşuyoruz ama söylediklerimizle ne kadar örnek olabiliyoruz?
Hâlbuki bazen sözün tesir etmediği yerde hâl devreye girer. Bazen uzun uzun anlatmak yerine bir davranışla örnek olmak, sözü somut bir yaşantıya dönüştürmek gerekir.Bunun en güzel örneklerinden birini Peygamber Efendimiz ’ins.a.v hayatında görüyoruz.
Sözün Yetmediği Yerde Hâlin Konuşması
Peygamber Efendimiz (s.a.v), ashabıyla birlikte umre yapmak üzere Mekke’ye doğru yola çıkar. Ancak müşrikler o yıl Müslümanların Mekke’ye girmesine izin vermezler. Bunun üzerine Müslümanlar, Kâbe’yi tavaf edemeden geri dönmek zorunda kalırlar.
Şöyle bir geriye dönülüp siyer yapraklarına bakıldığında yıllardır Mekke’den ayrı kalmışlar. Kâbe’ye kavuşmanın, Allah’ın Beyti’ni tavaf etmenin hasretiyle yollara düşmüşler. Memleket özlemiyle, Kâbe hasretiyle buralara kadar gelmişler. Belki Mekke’nin kokusunu almış, kavuşmanın heyecanını yüreklerinde hissetmişler. Fakat bütün bu özlemlerine rağmen geri dönmek zorunda kalmışlar.Mahzunlar, üzgünler, öfkeliler…
Tam bu sırada Peygamber Efendimiz (s.a.v) onlara kurbanlarını kesmelerini, saçlarını tıraş etmelerini ve ihramdan çıkmalarını emreder. Fakat yaşadıkları derin üzüntü sebebiyle sahabiler hemen harekete geçemezler. Efendimiz ‘in emrini yerine getirmekte ağır davranırlar.
Peygamber Efendimiz çadırına girer. Bu sırada Ümmü Seleme validemizle istişare eder.Ümmü Seleme validemiz, onların içinde bulunduğu ruh hâlini dikkate alarak şöyle tavsiyede bulunur:“Ya Resulallah! İnsanlar çok üzgün ve hassas bir durumdalar. Kâbe’yi tavaf etmenin, Allah’ın Beyti’ne kavuşmanın hasretiyle buraya kadar geldiler. Fakat bu arzularını gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kalıyorlar. Onları mazur görün. Siz çıkın, kurbanınızı kesin, saçınızı tıraş edin ve ihramdan çıkın. İnşallah onlar da sizi görünce aynı şekilde davranırlar.”
Efendimizbu tavsiyeyi dikkate alır. Çadırından çıkar, kurbanını keser, saçını tıraş eder ve ihramdan çıkar.Efendimiz ‘in bu davranışını gören sahabiler de hemen harekete geçerler. Öyle ki birbirleriyle yarışır hâle gelirler.Biraz önce söylenen sözün karşılık bulmadığı yerde, Efendimiz ‘in fiilî örnekliği devreye girer. Sahabiler, onun yaptığını görünce harekete geçerler.
İşte tamda burada çok önemli bir ders var:
Bazen sözün anlatamadığını hâl anlatır. Bazen kelimelerin ulaşamadığı yere davranış ulaşır. Bazen insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemekten daha etkili olan şey, onlara nasıl yapılacağını göstermektir.
Sözümüzle Hâlimiz Bir Olsun
Elbette sözün kıymetini küçümsemiyoruz. Söz, davetin en önemli vasıtalarından biridir. İnsanları hakka, hakikate ve iyiliğe çağırmak bizim sorumluluğumuzdur.Ancak sözümüzün tesirini artırmak istiyorsak hâlimizi de gözden geçirmek zorundayız.İnsanlara doğruluğu anlatıyorsak doğru olmalıyız. Merhameti anlatıyorsak merhametli davranmalıyız. Adaleti anlatıyorsak adaletten ayrılmamalıyız. Güzel ahlâkı anlatıyorsak ahlâkımızla örnek olmalıyız.Çünkü insanlar yalnızca ne söylediğimize değil, nasıl yaşadığımıza da bakıyorlar.
Bazen bir insanın dürüstlüğü, saatlerce yapılan konuşmadan daha etkili olabilir. Dürüst bir tüccar Endonezya gibi en kalabalık Müslüman nüfusa sahip bir bölgenin hidayetine söz söylemeden vesile olabiliyor. Bazen bir tebessüm, uzun bir nasihatten daha derin iz bırakabilir. Bazen ihtiyaç sahibine uzatılan bir el, sayfalar dolusu sözün anlatamadığını anlatabilir.Mesele yalnızca konuşmak değil, konuştuğumuzu yaşamak; yalnızca anlatmak değil, anlattığımıza örnek olmaktır.
Rabbim bizleri hem kâliyle hem hâliyle örnek olan kullarından eylesin. Sözünü davranışıyla destekleyen, duruşuyla güven veren, yaşantısıyla insanlara iyiliği sevdiren örnek davetçilerden, örnek hocalardan ve örnek hatiplerden eylesin.
Sözümüzü bereketli, hâlimizi güzel, gayretimizi makbul kılsın.
