27 Ağustos 2026, Perşembe 💵 💶 🥇
SON DAKİKA
SEYDİŞEHİR

189 YIL ÖNCE SEYDİŞEHİR VE SUĞLA HAVZASI: HAMILTON’IN GÖZÜNDEN UNUTULAN TARİH

1837 yılında Anadolu’yu gezen İngiliz araştırmacı William John Hamilton, Suğla Gölü ve Seydişehir çevresini ayrıntılarıyla kayıt altına aldı. Aradan 189 yıl geç…

27.08.2026 13:35 268 okunma 0 yorum
Yazı boyutu
189 YIL ÖNCE SEYDİŞEHİR VE SUĞLA HAVZASI: HAMILTON’IN GÖZÜNDEN UNUTULAN TARİH


1837 yılında Anadolu’yu gezen İngiliz araştırmacı William John Hamilton, Suğla Gölü ve Seydişehir çevresini ayrıntılarıyla kayıt altına aldı. Aradan 189 yıl geçmesine rağmen onun notlarında anlatılan bazı coğrafi özellikler, bölgenin bugün yaşadığı su ve çevre sorunlarıyla şaşırtıcı benzerlikler taşıyor.

SUĞLA GÖLÜ 1837’DE DE KURUYORDU

Bugün Suğla Gölü'nün su seviyesi, kuraklık, tarım ve su kaynaklarının geleceği üzerine yapılan tartışmalar bölgenin en önemli gündemlerinden biri.

Ancak bundan tam 189 yıl önce bölgeden geçen Hamilton’ın notları, Suğla Gölü'nün dönemsel olarak tamamen kuruyabildiğini ortaya koyuyor.

Hamilton, 14 Ağustos 1837 tarihinde Suğla Gölü kıyılarına ulaştığında gölün büyüklüğü ve dönemsel değişimi hakkında yöre halkından bilgi aldı.

Seyyahın aktardığına göre Suğla Gölü'nün yaklaşık 80-90 mil karelik bir alanı kapladığı ve gölün yaklaşık her 10 veya 12 yılda bir tamamen kuruduğu kendisine anlatılmıştı.

Göl kuruduğunda ortaya çıkan geniş alan ise boş bırakılmıyordu.

Bu topraklara buğday ekiliyor ve oldukça yüksek verim alınıyordu.

Hamilton, çevrede yaşayan yaşlı bir kişinin hayatı boyunca gölün iki kez kuruduğuna şahit olduğunu da kaydediyor.

Bu ayrıntı, Suğla'nın yalnızca bugünün değil, yüzyıllardır değişken su rejimine sahip bir havza olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

GÖL KAYBOLUYOR, OVA TARIM ALANINA DÖNÜŞÜYORDU

Hamilton'ın Karaviran'da yaptığı ikinci araştırma ise daha da ilginç.

Yöre halkından aldığı bilgilere göre gölün suyu yaklaşık 10-15 yılda bir kayboluyor, ardından ova 4, 5 hatta 6 yıl boyunca kuru kalıyordu.

Kuruyan alanlarda ise köylüler buğday ekiyordu.

Üstelik anlatılanlara göre toprak son derece verimliydi.

Köylüler, ekebildikleri kadar alanı değerlendiriyordu.

Hamilton bu durumu yalnızca tek bir kişiden değil, farklı kişilerden yaptığı soruşturmalarla doğruladığını belirtiyor.

Bu nedenle seyyah, kendisine aktarılan bilgilerin doğruluğundan şüphe etmediğini özellikle vurguluyor.

SU NEREYE GİDİYORDU?

1837'de yöre halkının Hamilton'a anlattığı doğal olayın bir başka yönü de suyun kaybolduğu yerdi.

Anlatıma göre Suğla'nın suyu, Arwan Köyü yakınlarındaki küçük göl veya koyun bulunduğu bölgedeki kayalıklar arasında yer alan yarıklardan, yani düdenlerden çekiliyordu.

Hamilton, suyun bu doğal boşluklardan yer altına kaybolduğunu aktarıyor.

Düdenlerin zaman içerisinde tıkanması halinde ise suyun yeterince hızlı boşalamadığı, göl seviyesinin yükselerek yeniden ovayı kapladığı düşünülüyordu.

Seyyah ayrıca Suğla Gölü belirli bir seviyeye ulaştığında fazla suyun Eski Saray ile Karaviran arasındaki vadiden dışarı çıktığını ve Konya Ovası yönünde kaybolduğunu kaydediyor.

Bu gözlemler, Suğla Havzası'nın yalnızca bir gölden ibaret olmadığını; dağlar, ovalar, yer altı su yolları, düdenler ve akarsularla birbirine bağlı karmaşık bir su sistemi olduğunu gösteriyor.

YALIHÜYÜK 189 YIL ÖNCE KÜÇÜK BİR BALIKÇI KÖYÜYDÜ

Hamilton'ın notlarında Yalıhüyük de önemli bir yer tutuyor.

1837 yılının 14 Ağustos günü Yalıhüyük'e ulaşan seyyah, burayı göle doğru uzanan bir burun üzerinde kurulmuş küçük bir balıkçı köyü olarak tarif ediyor.

Köyün mezarlığında ve camisinin duvarlarında antik dönemlere ait mimari parçaların bulunduğunu da belirtiyor.

Bugün Yalıhüyük denildiğinde akla gelen yerleşim, tarihî geçmişiyle birlikte düşünüldüğünde Hamilton'ın bu kısa tasviri bölgenin değişimini anlamak açısından önemli bir belge niteliği taşıyor.

SUĞLA'NIN KIYILARINDA ANTİK TAŞLAR

Hamilton'ın dikkatini çeken konulardan biri de bölgedeki antik taş ve mimari kalıntıların çokluğu.

Suğla Gölü'ne akan bir dere üzerindeki köprüde antik taşlar ve mermer bloklar kullandığını gören Hamilton, ayrıca sarı mermer bir kaide üzerindeki yazıtı kopyalıyor.

Yalıhüyük'te de mezarlık ve cami duvarlarında antik mimari parçalar görüyor.

Karaviran'da ise mermer bloklar, mezar taşları, lahitler ve eski yapılardan kalma çok sayıda mimari parça ile karşılaşıyor.

Bu durum Hamilton'ın zihninde önemli bir soruya yol açıyor:

Bu kadar çok antik taş nereden geliyordu?

Seyyah, çevrede henüz tespit edemediği eski yerleşimlerin bulunabileceğini düşünüyor ve bölgenin arkeolojik açıdan daha ayrıntılı araştırılması gerektiğini belirtiyor.

“BU OVADAKİ KÖYLER ANTİK KALINTILARLA DOLU”

Hamilton, Akça Bunar ve çevresinden geçerken gördüğü manzara karşısında bölgedeki köylerin tamamının antik kalıntılarla dolu olabileceğini düşünüyor.

Özellikle çeşmeler, mezarlıklar, camiler ve köy yapılarında kullanılan mermer ve taş parçaları dikkatini çekiyor.

Bugün bölgenin tarihî ve arkeolojik potansiyeli açısından bu ifadeler yeniden okunmaya değer.

Çünkü Hamilton'ın 1837 yılında gördüğü taşların bir kısmı bugün hâlâ bölgede olabilir.

SEYDİŞEHİR OVASI’NIN 1837'DEKİ TARIM ZENGİNLİĞİ

Hamilton, 15 Ağustos 1837 tarihinde Seydişehir'e ulaşıyor.

Seydişehir'e yaklaşırken gördüğü ovayı ve tarım alanlarını da ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Beyşehir Nehri'nin suladığı zengin otlaklardan, büyük sürülerden ve çevredeki köylerden söz ediyor.

Seydişehir çevresindeki nehir kıyılarında önemli miktarda tahıl yetiştirildiğini belirtiyor.

Toprağın zengin ve tınlı olduğunu, her türlü tarıma son derece elverişli göründüğünü yazıyor.

Bu ifadeler, Seydişehir ve çevresinin tarımsal potansiyelinin yeni bir özellik olmadığını gösteriyor.

SEYDİŞEHİR 1837'DE NASILDI?

Hamilton'ın verdiği bilgilere göre Seydişehir, Torosların bir kolunu oluşturan kalker dağlarının eteğinde, hafif yükseltili bir alanda kurulmuştu.

Dağ sırası Suğla Gölü'nün güney sınırını oluşturuyor, Seydişehir'in yanından geçerek Beyşehir Gölü'nün güney ucuna kadar uzanıyordu.

Seyyah, o dönemde Seydişehir'in yaklaşık 400-500 evden oluştuğunun tahmin edildiğini yazıyor.

Ancak evlerin bir bölümünün boş olduğunu da belirtiyor.

Bugünün Seydişehir'i ile karşılaştırıldığında bu rakam, ilçenin yaklaşık iki asır içerisinde geçirdiği büyük nüfus ve yerleşim dönüşümünü göstermesi bakımından dikkat çekici.

SEYDİŞEHİR'İN SICAK SULARI DA HAMILTON'IN DİKKATİNİ ÇEKTİ

Hamilton'ın Seydişehir'de dikkatini çeken bir başka konu ise sıcak su kaynakları.

Kasabanın yaklaşık bir mil kuzey-kuzeybatısında bulunan sıcak kaynakları ziyaret eden Hamilton, buranın Türk kadınları tarafından hamam olarak kullanıldığını aktarıyor.

Suyun ılık olduğunu ve farklı kanallardan aktığını belirten seyyah, suyun önemli miktarda mineral taşıdığını da kaydediyor.

Minerallerin zamanla çökelerek çevredeki kaya oluşumlarına katkıda bulunduğunu gözlemliyor.

Bugün Seydişehir'in doğal kaynakları konuşulurken, yaklaşık iki asır önce bölgeyi gezen bir araştırmacının sıcak sularla ilgili not tutmuş olması da ayrıca dikkat çekici.

HAMILTON TOROSLARI AŞIP MANAVGAT'A ULAŞMAK İSTEDİ

Hamilton'ın Seydişehir notlarının belki de en ilginç bölümlerinden biri Toros geçitleriyle ilgili.

Seyyah, Seydişehir'den Torosları aşarak Manavgat çevresine, yani Akdeniz kıyısına ulaşmak istiyor.

Ancak kendisine verilen yol ve mesafe bilgileri sürekli değişiyor.

Önce Manavgat'ın 24 saat uzaklıkta olduğu söyleniyor.

Daha sonra mesafe 30, hatta 35 saate çıkarılıyor.

İbradı üzerinden Manavgat'a ulaşabileceği söyleniyor ancak yolun zorluğu, at bulma güçlüğü ve bölgede insanların yaylalara çıkmış olması nedeniyle Hamilton bu düşüncesinden vazgeçiyor.

Bu bölüm bize Seydişehir'in tarih boyunca yalnızca Konya yönüyle değil, Toroslar üzerinden Akdeniz'e açılan yollarıyla da önemli bir coğrafi konuma sahip olduğunu hatırlatıyor.

1837'DE SEYDİŞEHİR-BEYŞEHİR YOLU

Hamilton, 16 Ağustos 1837 tarihinde Seydişehir'den Beyşehir'e doğru yola çıkıyor.

Seydişehir'den kuzeye doğru uzanan geniş vadiden bahsediyor.

Vadinin Beyşehir Suyu tarafından sulandığını ve kenarlarında çok sayıda köy bulunduğunu belirtiyor.

Yol üzerinde Avşar köyüne ulaşıyor.

Avşar mezarlığında mermer bloklar, sütunlar, arşitravlar ve başka mimari parçalar gördüğünü anlatıyor.

Buradan sonra Beyşehir Gölü'ne doğru yükselen sırta ulaşıyor.

Ve karşısında Beyşehir Gölü beliriyor.

“İSVİÇRE GÖLLERİ KADAR MAVİ”

Hamilton'ın Beyşehir Gölü'nü gördüğü anda kullandığı ifadeler ise bölgenin doğal güzelliğini anlatması bakımından oldukça çarpıcı.

Gölün kendisine İsviçre göllerini hatırlattığını, yüksek dağlarla çevrili olduğunu ve manzaranın son derece etkileyici bulunduğunu yazıyor.

Beyşehir Gölü'nün uzunluğunu da 20 milden fazla olarak tahmin ediyor.

Bu anlatım, 1837 yılında bölgeyi gören bir Avrupalı araştırmacının Toroslar ve göller coğrafyasından ne kadar etkilendiğini ortaya koyuyor.

“TARİHİ SADECE KİTAPLARDA ARAMAYALIM”

Hamilton'ın yaklaşık iki asır önce tuttuğu notlara bugün yeniden baktığımızda aslında yalnızca geçmişi okumuyoruz.

Aynı zamanda yaşadığımız coğrafyanın nasıl bir doğal sisteme sahip olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

Suğla Gölü'nün dönemsel olarak küçülmesi ve tamamen kaybolması...

Kuruyan göl tabanının tarım alanına dönüşmesi...

Düdenlerin su rejimindeki rolü...

Seydişehir Ovası'nın tarımsal zenginliği...

Torosların geçitleri...

Yalıhüyük, Karaviran ve Avşar çevresindeki tarihî kalıntılar...

Seydişehir'in sıcak su kaynakları...

Bütün bunlar, bugünkü bölgeyi anlamak için geçmişe bakmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN 1837'YE BAKMAK

Bugün Suğla Gölü'nü, tarımı, su kaynaklarını ve bölgenin geleceğini konuşurken geçmişten kalan bu kayıtların yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.

Elbette 1837'deki gözlemler ile bugünkü bilimsel ölçümleri birbirinin yerine koymak doğru olmaz.

Ancak yaklaşık iki asır önce bölgede yaşayan insanların gölün davranışları hakkında neler gözlemlediğini ve bölgenin doğal yapısının nasıl işlediğini gösteren bu kayıtlar önemli bir tarihî belge niteliğinde.

Hamilton'ın notlarında yer alan bilgiler, Suğla Havzası'nın tarih boyunca değişen su koşullarına sahip olduğunu ve insan topluluklarının bu değişime göre tarımsal hayatlarını şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Belki de bugün yapılması gereken, bu eski kayıtları yalnızca geçmişin hatırası olarak görmek değil; jeoloji, hidroloji, tarih, arkeoloji ve tarım açısından yeniden incelemek.

Çünkü 189 yıl önce bir yabancı araştırmacının gördüğü ve kayda geçirdiği Suğla ile Seydişehir, aslında bizim bugün hâlâ üzerinde yaşadığımız coğrafyanın hikâyesidir.

Ve belki de Hamilton'ın 1837'de sorduğu soruların bazılarını bugün biz yeniden sormalıyız:

Suğla'nın suyu nereye gidiyor?

Göl neden kayboluyor?

Kuruyan toprak neden bu kadar verimliydi?

Bu bölgedeki antik taşların kaynağı neresi?

Ve bugün hâlâ keşfedilmeyi bekleyen hangi tarihî izler var?

KAYNAK

William John Hamilton, Researches in Asia Minor, Pontus, and Armenia, with Some Account of Their Antiquities and Geology, Cilt II, Bölüm L-LI. Eser ilk olarak 1842 yılında yayımlanmıştır. Cambridge University Press'in katalog bilgileri de Hamilton'ın Anadolu seyahatlerini ve eserin iki ciltlik yapısını doğrulamaktadır.

Bu haberin temel bölgesel verileri, Hamilton'ın 14-16 Ağustos 1837 tarihlerinde Suğla, Yalıhüyük, Karaviran, Seydişehir ve Avşar üzerinden yaptığı yolculuğa ilişkin notlardan alınmıştır.

William John Hamilton’ın 1837 Seyahatnamesinde Adı Geçen Yerlerin Günümüzdeki Karşılıkları

Hamilton’ın rotasındaki bazı eski ve telaffuzu değişmiş yer adlarının bugünkü idari ve coğrafi karşılıkları şu şekildedir:

  • Tris Maden: Günümüzdeki Madenşehri (Karaman / Karadağ etekleri civarı).
  • Akça Bunar (Akçalar): Konya / Seydişehir veya Derbent civarındaki eski yerleşimler (Akçalar mahallesi).
  • Mehreh ve Ali Şarşeh: Suğla Gölü çevresindeki eski köyler (Günümüzdeki yöresel adlarıyla anılan ova yerleşkeleri).
  • Suğla Gölü / Seydişehir Gölü: Suğla Gölü.
  • Yaleyeuk: Yalıhüyük (Bugün Konya'nın ilçe merkezidir).
  • Arwan / Arvana Köyü: Suğla Gölü yakınlarındaki eski bir yerleşim (günümüzde Üçpınar veya benzeri kıyı köyleriyle ilişkilendirilir).
  • Eski Saray: Yalıhüyük ile Karaviran arasında yer alan eski bir yerleşim/harabe alanı.
  • Kara Euran (Karaviran): Güneysınır ilçesine bağlı Kareviran (Karaören) kasabası/mahallesi.
  • Seydişehir: Günümüzdeki Seydişehir ilçe merkezi.
  • Avşar (Aufschar): Beyşehir yolu üzerindeki Avşar köyü.


Yorumlar (0)

İlk yorumu siz yapın.

Yorumlar moderasyon onayından sonra yayınlanır.