TEKNOLOJİ GELİŞTİ, AMA AHLAKIMIZ VE VİCDANIMIZ DA GELİŞTİ Mİ?"
BİZ NASIL BU HALE GELDİK?Bir zamanlar medeniyetimizle örnek olduğumuz dünyaya, bugün neden yeniden insanlığı, saygıyı ve birlikte yaşama kültürünü öğrenmeye çal…
BİZ NASIL BU HALE GELDİK?
Bir zamanlar medeniyetimizle örnek olduğumuz dünyaya, bugün neden yeniden insanlığı, saygıyı ve birlikte yaşama kültürünü öğrenmeye çalışıyoruz?
Bazen insanın dönüp kendisine, kendi toplumuna ve kendi değerlerine bakması gerekiyor.
“Biz nasıl bu hale geldik?” diye sormak gerekiyor.
Çünkü bugün yaşadığımız bazı olaylar, yalnızca trafik kurallarına uymamak, çevreyi kirletmek veya başkasının hakkına saygı göstermemek meselesi değildir. Bunların çok daha ötesinde bir ahlak, vicdan, sorumluluk ve medeniyet meselesi vardır.
Bir zamanlar medeniyetin yalnızca saraylar, yollar, köprüler ve büyük yapılar olmadığını bilen bir anlayışın mensuplarıydık.
Medeniyetin; temizlik, adalet, merhamet, hoşgörü, kul hakkı, komşuluk, hayvana şefkat, çevreye saygı ve insan onuruna değer vermek olduğunu biliyorduk.
Peki ne oldu da bugün bunları bize yeniden hatırlatmak zorunda kalıyoruz?
MEDENİYET SADECE TEKNOLOJİ DEĞİLDİR
Geçmişimize baktığımızda, Anadolu'da ve Balkanlar'da yalnızca devlet kurmadığımızı; aynı zamanda bir yaşam kültürü oluşturduğumuzu görürüz.
Çeşmeler yaptık.
Kervansaraylar yaptık.
İmarethaneler kurduk.
Yetimlere, yoksullara, yolculara sahip çıktık.
Hayvanların susuz kalmaması için vakıflar kurduk.
Kuşların korunması için vakıflar kuran bir medeniyetin çocuklarıydık.
Çünkü bizim anlayışımızda merhamet yalnızca insana değil, yaratılmış olan her canlıya karşıydı.
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” anlayışıyla yetişen nesiller vardı.
Yolda gördüğü taşı kaldırmayı sevap bilen, hayvana eziyet etmekten korkan, ağaç dikmeyi sadaka-i cariye gören bir toplum vardı.
Bugün ise aynı topraklarda yaşayan bizler, bazen birbirimize karşı tahammülsüz, çevremize karşı duyarsız, doğaya karşı hoyrat davranabiliyoruz.
Asıl sorgulamamız gereken mesele işte budur.
YAYAYA SAYGIYI CEZA İLE Mİ ÖĞRENECEĞİZ?
Bugün trafikte yayalara yol vermek için kampanyalar düzenliyoruz.
Kırmızı ışıkta durmayı, yaya geçidinde yayaya öncelik vermeyi, trafikte birbirimize saygılı davranmayı anlatıyoruz.
Elbette bunlar yapılmalı.
Fakat insanın aklına şu soru geliyor:
Yayaya saygı göstermeyi gerçekten trafik cezasından korktuğumuz için mi yapacağız?
Bir insanın karşıdan karşıya geçmek isteyen yaşlıya, çocuğa, engelliye veya herhangi bir yayaya yol vermesi için kanun maddesine mi ihtiyacı var?
Vicdanımız bize bunu zaten söylemiyor mu?
Direksiyon başına geçtiğimizde neden başka bir insana dönüşüyoruz?
Neden birkaç dakikalık zaman kazanmak uğruna başkasının hayatını tehlikeye atıyoruz?
Neden trafikte birbirimize bağırıyor, korna çalıyor, sıkıştırıyor, yol vermiyor ve zaman zaman öfkemizi kontrol edemiyoruz?
Araçlarımız büyüdü, yollarımız genişledi, teknolojimiz gelişti.
Ama insanlığımız da aynı ölçüde gelişti mi?
İşte asıl soru budur.
ÇEVREYE NE OLDU?
Bir başka acı gerçek ise çevre meselesidir.
Bir zamanlar suyun, ağacın, toprağın ve hayvanın emanet olduğunu bilen bir anlayıştan geliyoruz.
Bugün ise pikniğe gidiyoruz, arkamızda çöp bırakıyoruz.
Dağa çıkıyoruz, plastik şişeyi orada bırakıyoruz.
Göl kenarına gidiyoruz, çevreyi kirletiyoruz.
Ormana gidiyoruz, ateşimizi söndürmeden ayrılabiliyoruz.
Denize giriyoruz, elimizdeki atığı suya bırakabiliyoruz.
Sonra da dönüp “Çevremiz neden kirleniyor?” diye soruyoruz.
Çevreyi kim kirletiyor?
Suyu kim kirletiyor?
Ormanı kim kirletiyor?
Sokağa çöpü kim atıyor?
Doğayı kim yok ediyor?
Çoğu zaman cevap yine kendimiz değil miyiz?
POŞETİ TARTIŞTIK, DEPOZİTOYU TARTIŞTIK AMA...
Hatırlayalım.
Poşet uygulaması gündeme geldiğinde toplum olarak ne kadar çok tartıştık.
Birkaç kuruşluk poşet üzerinden birbirimize girdik.
Plastik ambalajları, depozito uygulamalarını, çevre düzenlemelerini konuşurken meselenin özünü zaman zaman kaybettik.
Oysa mesele poşet değildi.
Mesele emanet bilinciydi.
Mesele, “Ben kullandığım şeyi nereye atacağım?” sorusuydu.
Mesele, “Benim attığım plastik yıllarca doğada kalacak” diyebilmekti.
Mesele, “Bu dünya sadece benim değil, çocuklarımın ve torunlarımın da dünyası” diyebilmekti.
Bir toplum bunları anlayabiliyorsa gerçekten medenidir.
Çünkü medeniyet, yalnızca yüksek binalar yapmak değildir.
Medeniyet, arkanızdan gelen insanlara yaşanabilir bir dünya bırakmaktır.
AVRUPA BİZE ÖRNEK OLMAYA BAŞLADI
Geçmişte Avrupa'nın birçok bölgesinde yaşanan sosyal ve ekonomik şartlarla ilgili tarih boyunca pek çok eleştiri yapılmıştır.
Fakat bugün geçmişin tartışmalarına takılıp kalmanın da bir anlamı yok.
Çünkü dünya değişti.
Avrupa değişti.
Türkiye değişti.
Teknoloji değişti.
Toplumların yaşam biçimleri değişti.
Bir dönem bilim, teknik ve eğitim alanlarında Müslüman dünyasının birikiminden yararlanan Avrupa, bugün bilimde, teknolojide, şehircilikte, çevre düzenlemelerinde ve trafik kültüründe dünyanın birçok ülkesine örnek olabiliyor.
Bundan alınacak ders, “Onlar bizden iyi, biz kötüyüz” demek değildir.
Asıl ders şudur:
Medeniyet mirasla değil, her neslin kendi davranışlarıyla yeniden inşa edilir.
Geçmişimizle övünmek kolaydır.
Asıl mesele, o geçmişin ahlakını bugün yaşayabilmektir.
BİZİM MEDENİYETİMİZ NEREDE?
Anadolu'yu yalnızca kılıçla fethetmedik.
Gönüllerle fethettik.
Balkanlar'da yalnızca devlet kurmadık.
Kültürümüzü, ahlakımızı, komşuluğumuzu ve insan anlayışımızı taşıdık.
Bunun temelinde ise ahlak vardı.
Dürüstlük vardı.
Merhamet vardı.
Kul hakkı vardı.
Komşuluk vardı.
Paylaşmak vardı.
Sabır vardı.
Hoşgörü vardı.
Bugün bunların çoğunu konuşuyoruz ama ne kadarını gerçekten yaşıyoruz?
“Salih amel” dediğimiz şey yalnızca belli ibadetlerden mi ibarettir?
Elbette hayır.
Salih amel; insanın Rabbiyle, kendisiyle, ailesiyle, komşusuyla, çevresiyle ve bütün canlılarla ilişkisini güzelleştiren davranışların tamamını da kapsayan büyük bir ahlak anlayışıdır.
Yani;
Elimizle zarar vermemek,
dilimizle incitmemek,
trafikte başkasının hayatını tehlikeye atmamak,
doğayı kirletmemek,
hayvana eziyet etmemek,
kul hakkına girmemek,
emanete sahip çıkmak,
başkasının hakkına saygı göstermek...
Bunların hepsi insan olmanın ve güzel ahlakın parçalarıdır.
TEKNOLOJİ GELİŞTİ, AMA VİCDANIMIZ DA GELİŞTİ Mİ?
Bugün cebimizde dünyanın bütün bilgisine ulaşabileceğimiz telefonlar var.
Saatler içinde dünyanın öbür ucuyla konuşabiliyoruz.
Yapay zekâdan uzay teknolojilerine kadar insanlık akıl almaz bir hızla ilerliyor.
Fakat bütün bu gelişmelerin yanında kendimize şu soruyu da sormalıyız:
Teknolojimiz gelişirken ahlakımız da gelişiyor mu?
Arabalarımız akıllandı.
Telefonlarımız akıllandı.
Evlerimiz akıllandı.
Şehirlerimiz akıllandı.
Peki ya biz?
Daha anlayışlı olduk mu?
Daha merhametli olduk mu?
Daha sabırlı olduk mu?
Daha adil olduk mu?
Daha temiz olduk mu?
Daha duyarlı olduk mu?
İşte medeniyetin gerçek ölçüsü burada ortaya çıkıyor.
KENDİMİZİ YENİDEN HATIRLAMAMIZ GEREKİYOR
Belki de ihtiyacımız olan şey yeni bir medeniyet icat etmek değil.
Kendi değerlerimizi yeniden hatırlamaktır.
Çünkü bizim geçmişimizde bunun örnekleri var.
Kuşlara yuva yapan ecdadımız vardı.
Sokak hayvanlarını koruyan vakıflarımız vardı.
Yolcuları ağırlayan kervansaraylarımız vardı.
Yoksulu gözeten imarethanelerimiz vardı.
Komşusunun hakkını kendi hakkından üstün gören insanlar vardı.
Şimdi bize düşen, geçmişimizle övünmekten önce o güzel ahlakı yeniden hayatımıza taşımaktır.
Çocuğumuza sadece matematik öğretmeyelim.
İnsanlara saygı göstermeyi de öğretelim.
Sadece yabancı dil öğretmeyelim.
Merhametin dilini de öğretelim.
Sadece iyi bir meslek sahibi olmasını istemeyelim.
İyi bir insan olmasını da isteyelim.
Çünkü iyi mühendisler, iyi doktorlar, iyi öğretmenler, iyi esnaflar, iyi yöneticiler yetiştirmek kadar;
iyi insanlar yetiştirmek de zorundayız.
SON SÖZ
Bir zamanlar bizim örnek olduğumuz Avrupa'nın bugün bazı konularda bize örnek olması utanılacak bir şey değildir.
Asıl utanılacak olan, doğruyu kim söylüyorsa söylemesine rağmen doğruyu yapmamaktır.
Eğer Avrupa'da trafik kültürü daha iyiyse ondan öğrenelim.
Çevreyi daha iyi koruyorlarsa öğrenelim.
Hayvana daha fazla saygı gösteriyorlarsa öğrenelim.
Şehirlerini daha temiz tutuyorlarsa öğrenelim.
Çünkü doğru, kimin söylediğine değil, doğru olduğuna bakılarak alınmalıdır.
Fakat bütün bunları yaparken kendi medeniyetimizin temel değerlerini de unutmayalım.
Bizim ihtiyacımız başkasına benzemek değil;
kendi güzel değerlerimizi yeniden yaşatabilmektir.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey budur:
Daha az öfke, daha çok sabır.
Daha az bencillik, daha çok paylaşma.
Daha az hoyratlık, daha çok merhamet.
Daha az tüketme hırsı, daha çok emanet bilinci.
Daha az “ben”, daha çok “biz”.
Ve her şeyden önce yeniden insan olmak.
Rabbim bizleri;
Rabbiyle barışık, kendisiyle barışık, ailesiyle barışık, komşusuyla barışık, çevresiyle barışık ve bütün canlılara karşı merhametli Salih kullarından eylesin.
Öyle kullar olalım ki çocuklarımız bizden sadece bir ev, bir mal, bir makam değil;
güzel bir ahlak, temiz bir çevre ve yaşanabilir bir dünya miras alsın.
Çünkü gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras, yaptığımız binalar değil;
onlara bıraktığımız insanlık olacaktır.
Fahri Kubilay