“O Yazımı” diye söz ettiğim yazım; “Hoş Geldin Güz Yağmurları” başlığını taşıyordu. Ramazan Ayı’nın üçüncü günü de yayına girmişti. O yazımda Ramazan’ın Arapçada ne anlama geldiğini, sözlüklerden bakarak öğrenmiş ve o yazının başlığını da bu anlamlardan birisinden esinlenerek hem de (“ “) tırnak işareti içinde yazarak koymuştum.
Ancak bu yazıda, sanki “tarafımdan fetvalar verilmiş” gibi, “vazifem olmayan konulara burnumu sokmak” anlamına gelebilecek eleştirilere muhatap oldum.
O yazımdaki giriş paragrafından sonraki paragrafı aşağıya aynen alıyorum.
(Bu anlamları da düşünerek, oruç ayına neden Ramazan Ayı denmiştir? Ya da şu şekilde ifade eder isek belki de cümleyi daha doğru kullanmış oluruz. Oruç neden hep Ramazan ayında tutulur da, insanlar kendilerinin tercih ettikleri bir ayda tutmazlar? Bu konuda farklı yorumlar yapmak mümkündür. Bunun, daha önceden de az çok hafızamda bulunan bilgilerin tazelenmesi için yaptığım küçücük bir araştırma neticesinde çok ilgimi çeken bir açıklamasının olduğuna tekrar şahit oldum. “Biliyoruz ki Kameri Yıl, Güneş Yılı’na göre her yıl 10 gün daha erken gelir. Ramazan Ayı da Kameri Yılın bir ayıdır. Kamer Yıl’ı 354–355 gündür. Yani Güneş Yılından 10–11 gün daha eksiktir. Bu demektir ki, Ramazan Ayı da dâhil olmak üzere kameri aylar, her yıl 10 gün daha erken gelecek ve 365/10=36,5 hesabıyla, 36 yılda bir aynı mevsimin aynı gününe dönecektir. Bu durum Kameri yılın her günü için geçerli olup her gün, kendinden 36 yıl önceki gündür. Yüce Dinimiz İslam, cihan şümul bir dindir. Bütün insanlığa indirilmiştir. Bu nedenle İslam’ın sosyal adalet boyutu, bütün insanları sarmalayan bir boyuttur. Bunun anlamı, yeryüzünde her bölgede yaşayan her insan orucunu yılın her gününde olmak üzere eşit bir şekilde tutacak ve yılın çetin kış şartlarında ve uzun yaz günlerinde her insan Ramazan’ın bereketinden istifade edecektir. Farklı mevsimlerde yetişen farklı meyvelerin, sebzelerin hepsine olan hasret, yine bu nedenlerle adaletli bir şekilde dağıtılmış ve bu şekilde çözüme kavuşturulmuştur. Aksi halde her yıl aynı mevsimde yetişen ve kısa ömürlü olan meyvelere, ömür boyunca hasret kalınırdı. Orucun Ramazan Ayında tutulmasının farz oluş sebebinin başka hikmetleri de vardır Ramazan Ayı’nın önemli bir özelliği “bin aydan daha hayırlı” olan “Kadir Gecesini” bünyesinde bulunduruyor olması ve Kuran’ı Kerim’in bu ay içinde indirilmeye başlanmış olmasıdır.”)
1. Paragrafın giriş cümlesi “Oruç neden Ramazan Ayında tutulur da insanlar kendilerinin tercih ettiği bir ayda tutmazlar?” şeklindeydi. Buradaki sorudan kast edilenin “farz olan 30 günlük ramazan orucu, Allah tarafından neden ramazan ayında tutulması emredilmiştir? Ya da; “Ramazan Ayı’nın Hikmetleri Nelerdir?” Şeklinde bir soru ile aynı anlamı verdiği düşünülerek sorulmuştur. Kaldı ki bu sorunun cevabını haddimi bilerek ve haddimi bildiğimi de okuyucuya göstermek bakımından; “….yaptığım küçücük bir araştırma neticesinde çok ilgimi çeken bir açıklamasının olduğuna şahit oldum” diyerek ve alıntı olduğunun bilinmesi bakımından da; (“ “) tırnak işareti ile göstererek, internet ortamından elde ettiğim bilgiyi oraya aktararak verdim. Bu cümleden dolayı yanlış anlamların çıkmasına ve okuyanların dini bilgilerinin zafiyetine uğramasına ve okuyanların farklı anlam çıkarmasına sebep olduysam önce Allah’dan af, sonra da herkesten özür diliyorum. İnternet ortamından almış olduğum o yorumun yayınlayıcısını referans göstermenin etik bir davranış olmayacağını düşündüğüm için, “web” adresini vermediğimi ifade edeyim. Ancak “Oruç Neden Ramazan Ayında Tutulur?” diye bir cümle anahtar olarak kullanılıp internet ortamında sorgulandığında; paragrafta belirtilen diğer hususlarla ilgili olarak yüzlerce yazıya rastlamak mümkündür.
2 Kameri ayların güneş aylarına göre “10–11 gün daha erken geldiğini”, bu nedenle Kameri Yılın “354–355 günden ibaret olduğunu” yine alıntı olan bilgilere dayanarak yazıma aktardım. Bu konu ile ilgili olarak başvurulan ne kadar kaynak varsa hemen hemen tamamında bu konu açıklanır iken “yaklaşık” ifadelerin kullanıldığını gördüm. Yani “10–11 gün”, “354–355 gün” şeklindeki ifadelerdi bunlar. “Hicri yıl 354 gündür” diye kestirip atamayız. Bu yıl da, güneş yılı olan miladi yıl gibi, küsuratlı bir yıl olduğu için kısa yoldan, “10–11” ve “354–355” şeklindeki ifadeler kullanılmıştır. “365/10=36,5” formülündeki buçuk teriminin vermiş olduğu anlamın; gerçek hesaplamalardaki küsuratların verdiği anlamlar karşısında esamisi bile okunmaz.
Elbette ben, bu konularda bir ihtisasım olmadığı halde, ukalalık yapıp “takvimin tarihçesini” (böyle bir ifade var mıdır onu da bilmiyorum) yazmaya kalksaydım okuyucuya saygısızlığın “dik alası”nı yapmış olacaktım ve onlara karmaşık gelebilecek şöyle bir anlatımı sunacaktım:
“….Ancak gerçek Kameri ay 29.5 günden 44 dakika 3 saniye daha uzun olduğundan 12 Kameri ayın belirlediği 354 günlük kuramsal Kameri yıldan 8 saat 48 dakika 36 saniye daha uzundur. 30 yılda bu hata 11 gün 0 saat 18 dakika 0 saniye olacağından eşzamanlılığı sağlamak için 30 yıl boyunca 19 adet 354 gün süreli ve 11 adet 355 gün süreli yıl oluşturulur. 355 günlük yıllar son aya bir gün ilave edilerek gerçeklenir. Böylece eşzamanlık sağlanır ve ancak 2400 yılda bir takvime tekrar 1 gün ilave etmek gerekir. Kameri yılın ortalama vakti günlerin yıllara göre dağılımından (19x354+11 x 355) / 30=354 gün 8 saat 48 dakika olarak hesaplanır. Bugün kullanılan güneş yılı yaklaşık 365 gün 5 saat 48 dakika olduğundan Kameri yıl güneş yılından yaklaşık 10 gün 21 saat daha kısadır. Buna göre, 1 Kameri yıl güneş yılının 0.9702 katına, 1 güneş yılı Kameri yılın 1.0307 katına karşı düşer. Ayrıca hicret 15 Temmuz 622'de gerçekleştiğinden, kameri takvimin miladi takvimine göre 621.536 yıl kadar faz farkı bulunur. Eğer örneğin 1 Ocak 1993'ün hicri takvimdeki karşılığını bulmak istersek yukarıdaki değerlerden (1992-621.536) x l.0307=1412.5372 buluruz. Hicri takvime göre 1412 yıl geçmiş olduğundan bu tarih hicri 1413 yılına karşı düşer.
Hicri takvimlerde de miladi takvim gibi artık yıllar mevcuttur. 30 yılda yaklaşık 11 günlük bir gerileme yapmaktadır. Bu gerilemeyi düzeltmek için 30 yıllık dönemde 2, 5, 7, 10, 13, 15, 18, 21, 24, 26 ve 29 yılları 355 gün, diğer yıllar ise 354 gün çekmektedir. Hicri yıl miladi yıldan ( 365.2422 - 354.367 =) 10.8752 gün daha kısa olduğundan aylar da bazen 29 bazen de 30 gün çekmektedir.” (V.P)
Ben “takvim tarihçesini” yazan bir akademisyen olsaydım eğer, o yazımda, işte buraya kopyaladığım bilgileri kopyalayacak ve okuyucuyu “bilgi(!) bombardımanına” tutmuş olacaktım. Bu duruma düşmemek için de; “bu derin konuları konunun uzmanlarına bırakıp Ramazan ile ilgili farklı konularda sürdürelim yazımızı” diyerek diğer paragraflara “yatay bir geçiş” yapmış oldum.
3.“365/10=36,5 hesabıyla, 36 yılda bir aynı mevsimin aynı gününe dönecektir. Bu durum kameri yılın her günü için geçerli olup her gün, kendinden 36 yıl önceki gündür” şeklindeki cümlem için de; ilkokul yıllarımda miladi yılın gün sayısı olan 365’i 10’a böldürürlerdi, meğerse şimdi 11’e böldürüyorlarmış. Eski bilgilerimi zaman içinde “revize” etmeyip, aslında kameri yılın 36 yıl yerine, 33 yılda bir dönüşüm yaptığını öğrenmemiş olmayı da çok büyük bir eksiklik olarak görüyor, okuyucudan bunun için de özür diliyorum.
4.Aynı paragraf içinde geçen diğer ifadelerin tamamı yorumlardan ibarettir. “İlla öyledir” anlamında değildir. “Acaba böyle midir?”, “Orucu Ramazan Ayında tutmak bu sebeplerden dolayı farz kılınmış olabilir mi?” sorularına aranan cevaplardan bir demettir. “Bu soruları sormanın ve bunlara cevaplar aramanın da, ne dine ne de insanlara bir zararı yoktur” diye düşünüyorum.
“Ramazan bayramı (asla şeker bayramı değil), Şevval ayının birinci günüdür, bu günde oruç tutmak câiz değildir
Bir bayram günü Hz. Âişe annemiz, genç kızlara tef eşliğinde millî şarkılar söyletiyor ve dinliyordu. Bu esnada Efendisi de (s.a.v.) onun dizine başını koymuş istirahat ediyordu. Babası Ebû Bekir geldi ve Peygamber evinde müzik icrâsını uygun bulmayarak engellemek istedi, Peygamberimiz "bırak çalsınlar, bu bizim bayram günümüz" dedi.
.
Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında ve Kadir Gecesi'nde indirildiğini biliyoruz. Bu mübarek kitabın tamamı bir günde gelmediğine, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) peygamberlik hayatı boyunca yaklaşık yirmi üç senede tamamlandığına göre, Kadir Gecesi'nde gelmesini "gelmeye, vah yedilmeye başlaması" şeklinde anlamamız gerekecektir. Allah Teâlâ Kur'ân'ın gelmeye başladığı geceyi "mübarek bir gece" olarak nitelemektedir. Mübarek, "kutlu, bereketli, insana maddî ve manevî imkânlar bahşeden, fırsatlar sunan" demektir. Kur'ân'ın böyle bir gecede inmeye başlaması hem o gecenin ve onu ihtivâ eden Ramazan ayının hem de Kur'ân'ın önem ve değerini açıkça ortaya koymaktadır. Değerli ödüller önemli günlerde verilir; Kur'ân Allah'ın, kullarına en büyük lûtfu, eşsiz nimetidir ve bu ödül Rahmet Peygamberi aracılığı ile ümmetine Ramazan ayında verilmiştir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe "mukâbele" denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır, sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç ibadeti İslâm'dan önce de bilinen ve İslâm'dakinden farklı da olsa uygulanan bir ibadet idi. Hz. Peygamber'in mensup bulunduğu Kureyş kabilesinden olanlar da aşure günü oruç tutarlardı. Mekke'den Medine'ye hicret edilince burada Yahudilerin de aynı günde oruç tuttukları görüldü. Hz. Peygamber bunun sebebini sordu; "Bugün Allah Teâlâ'nın Musa’yı kurtardığı gündür" dediler. "Bizim Musa ile hak ilişkimiz sizinkinden daha fazla" buyurdu ve o gün kendisi oruç tuttuğu gibi müminlerin de tutmalarını emretti. Bir yıl sonra ramazan orucu farz kılınınca Hz. Peygamber, aşure orucu için "dileyen tutsun, dileyen tutmasın" buyurdu. Böylece sözü edilen oruç farz olmaktan çıktı, mendup bir ibadet hükmünü aldı (Buhârî, "Savm", 69, "Tefsîr", 2/24; Müslim, "Sıyâm", 132–137) . Kuran’da geçen "üzerinize yazıldı" ifadesi -aksine bir karîne bulunmadığında- "farz kılındı" mânasına gelmektedir. Bu âyet hicretin 1. yılında Hz. Peygamber tarafından tutulması emredilen aşure orucunun farz olma hükmünü kaldırmış, onun yerine 2. yılın başında ramazan orucunu farz kılmıştır.” (Hayrettin KARAMAN İslam Hukuk Profesörü.)
Şimdi ben, Sayın Profesörün bu yorumunu buraya yazmakla, “vazifem olmayan işlere mi karışmış” oluyorum?
Herkese saygılarımı selamlarımı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Tayyar YILDIRIM