Yeni kaymakamımız Kemal İnan Beyle konferans vermek için gittiğim Çorum ile Alaca ilçesinde tanıştım. Konferansımı dinlemeye gelmişti. Konferanstan sonra bir grup arkadaşla geç vakte kadar bir pastanede oturup çay içtik ve sohbet ettik. Kültürel faaliyetlere ilgili, entelektüel merakı olan, güzel konuşan, hoş sohbet bir insandı. Okuma, öğrenme, düşünme ve yenilikler yapma merakı vardı.
İkinci defa bu sene 18 Mayıs’ta Alaca’ya gittim. Okuma ve Beyni Gelişimine Etkileri konulu bir konferans verecektim. Bu defa dinleyicilerim öğrencilerdi. Dinleyicilerim arasında yine ilçe kaymakamı Kemal İnan Bey vardı. Benim için hoş bir sürprizdi. Çok mutlu olmuştum. Konferans için beni Eğitim-Bir-Sen çağırmıştı, ama sonradan aziz başkanım Kadir Şimşek’ten öğrendiğime göre davet edilmemi, kaymakam bey istemişti.
Kemal Bey, konferanstan sonra işini gücünü bıraktı, bana okulları gezdirdi. Üç yıl önce okulları güzelleştirme ve eğitime kalite getirme yarışı başlatmış ve üç yıl içinde fevkalade güzel neticeler almıştı. Okulların laboratuardan kütüphaneye, sınıflardan tuvaletlere yenilenmesini sağlamış; sınıfları akıllı tahta, plaza televizyon, bilgisayar ve projeksiyon cihazları ile donattırmıştı. Birçok sınıfta öğrencilerin özel sırası, sandalyesi ve dolabı vardı. Okullar beş yıldızlı otel kalitesinde güzelleşmişti. Gördüklerime inanamadım. Kaymakam beyi tebrik ettim ve o günlerde gazetedeki sütunumda Alaca örneğini anlattım.
Kemal İnan Bey yazımı okumuştu, telefon edip teşekkür etme nezaketi gösterdi. Aslında ben teşekkür edecek bir şey yapmamıştım, eğitime kalite getiren çalışmaları kendisi yapmıştı.
Bir ağustos günü telefonum çaldı. Arayan Kemal İnan Beydi ve tayininin Seydişehir’e çıktığını söylüyordu. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Kendisini karşılamaya hazır olduğumuzu söyledim. Değerli belediye başkanımız İbrahim Halıcı ile birlikte kendisine hoş geldiniz dedik ve Torosların Zirve’sinde çay içip sohbet ettik.
Başarılı gazeteci Fahri Kubilay Beyle birlikte yeni kaymakamımız Kemal İnan’ı Seydişehirli hemşehrilerimizin tanıması için bir röportaj yapmaya karar verdik. Seydişehir’e eğitim, kültür, köy hizmetleri ve daha birçok alanda kalite getireceğine inandığımız Kemal İnan Beyle aşağıdaki güzel ve zevkli sohbeti gerçekleştirdik.
Bir ramazan günü, çaysız, kahvesiz tabii.
Ramazandan sonra eksikleri kaza etmek düşüncesiyle kendisine teşekkür ettik. Bize nefis bir fikir ziyafeti sunduğu için kendisine tekrar teşekkür ediyor, sizleri röportajla baş başa bırakıyoruz. Ali Erkan Kavaklı – Fahri Kubilay
***
Seydişehir Kaymakamı Kemal İnan Beyle projeleri, kaymakamlık anlayışı ve iyi bir yöneticinin nitelikleri üterine konuştuk
PROJE, HİZMET VE YENİLİK PEŞİNDE BİR KAYMAKAM
-KISACA KENDİNİZİ TANITIR MISINIZ?
-1970 doğumluyum. Gaziantep’in Şeyh Şamil ilçesine bağlı bir köyde doğmuşum. İlk orta ve lise öğrenimimi Gaziantep’te tamamladım. 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimini kazandım ve 1991 yılında mezun oldum. 1992 yılında kaymakamlık mesleğini Şanlıurfa kaymakamı olarak başladım. Sırasıyla Burdur (Akkuş), Diyarbakır (Kocaköy), Mardin (Vali Yardımcısı), Çorum Alaca Kaymakamlığı yaptım. Evli, üç çocuk babasıyım.
-SEYDİŞEHİR’E GELMEDEN ÖNCE SEYDİŞEHİR HAKKINDA ARAŞTIRMA YAPTINIZ MI?
Bir ara Antalya’ya giderken ileride belki gelebilirim düşüncesiye Seydişehir ve Beyşehir’e uğramıştım. Ancak burasının boşalacağını beklemediğim için başka yerler üzerinde duruyordum. Son anda burası boşaldı ve Seydişehir’i istedim. Kaymakamlar için, burası ikinci sınıf bir ilçe. Siz de beni davet etmiştiniz. Sayın hocam sağ olsun Alaca’da konferans verdi, iki kez konferansını dinledim. Konferanstan sonra Seydişehir olabilir mi diye konuşmuştuk, öyle hatırlıyorum.
Seydişehir kaymakamının tayini çıktıktan sonra eşimle aramızda ilginç bir diyalog geçti. Eşim doktor, Konya Selçuk Üniversitesinde master çalışması yapıyordu. Hafta sonları 8 saat yol gidip geliyordu.
“Tayinimiz Konya’ya çıkarsa çok üzülürüm, bu kadar geliş gidiş yaptığıma üzülür, ağlarım.” dedi.
O dersleri bitirdi, otobüsten indi, o gece tayinimiz çıktı. Hanıma dedim ki:
“Hanım ağlayabilirsin, tayinimiz Konya’ya çıktı.”
İnanamadı. Tayinimiz çıktıktan sonra Seydişehir’i araştırdık tabi. Seydişehir Alüminyum’un ismini duyarız coğrafya kitaplarında. 1500 işçi çalışıyor. Daha önce 5000 işçinin çalıştığını öğrenince hayretler içinde kaldım. Bir ilçede bu kadar büyük bir tesis gerçekten gurur duyulacak bir şey. İlçe olarak da sosyal imkânları var, insanları kültürlü. Sosyal ilişkilerin güçlü olduğunu söylediler. Hatta Antalya Kumluca veya vali yardımcılığını diye düşündüm bir ara. Bir arkadaşa, Antalya Kumluca mı yoksa Seydişehir mi diye sordum.
“Seydişehir.” dedi. “İyi ki Seydişehir olmuş. Çok sosyal bir ilçe.” dedi ve ben de çok memnun oldum.
- İLK İNTİBALARINIZ NELER?
- Yüksek okulun, özel okulun olması, hastanede doktor sayısının yeterli olması güzel. Çünkü geldiğim yerde bir-iki uzman doktora kadar düştük, öyle çalışıyorduk. En basit rahatsızlıkta bile hastalar şehir merkezine taşınıyordu. 23 tane uzman doktorun olduğunu duyunca çok mutlu olduk. Bu, sevindirici bizim için. Dokuz tane lisesi var, Anadolu Öğretmen Lisesi bile var. Eğitim durumu gayet güzel.
-SİZ PROJE ÜRETEN BİR KAYMAKAMSINIZ. SİZİ ÖYLE TANIDIM. SEYDİŞEHİR’DE PROJE BAZINDA NELER YAPMAYI DÜŞÜNÜRSÜNÜZ? KALİTE ADINA SEYDİŞEHİR’DE NELER YAPMAK İSTİYORSUNUZ?

-Kalite bir ekip işi. Herkes liderin peşinde koşuyor. Lideri lider yapan ekibi ihmal etmekteyiz. Başarı bir ekip işidir. Lider yönlendirir, ruh verir, ancak ekip iyi değilse bir sonuca varamaz. Alaca’da o projeleri okulların kalitesini artırmak için yaptık. Bir yere kaymakam veya yönetici olarak atanınca yapılacak ilk iş, o yerin fiziki kapasitesini geliştirmektir. Önce okul eksiği varsa oradan başlarım. Sınıflarda öğrenci sayısının 30’a düşürmek için Türkiye’de bir çaba var ve bizde bu çabanın içindeyiz. Tekli eğitime geçmek için ihtiyaç halinde arsa temin ederiz. Yatırım programı teklif ederiz. Sonra eskimiş ve fiziki görünüşü güzel olmayan okulları güzelleştirmeye çalışırız. Okulları, eğitim materyali yönünden geliştirmeye çalışırız. Bunları sadece devlet imkânları ile değil, velilerle işbirliği içinde yaparız. Velilerin katkısı olmazsa bu işin yürümeyeceğini biliyorum.
“İkinci olarak, okulda öğretmen ve yöneticilerin bu işe sahip çıkmasını sağlarız. Alaca’daki okullardan bahsettiniz. Oradaki çalışmamızın tamamı okul müdürü ve öğretmenlerin gayretiyle sağlandı. Para topladılar ve destek sağladılar. Biz de onlara destek verdik. Eğer okulun yöneticisi, öğretmeni sahip çıkmıyorsa, ben yapamam diyorsa o okulda çalışma yapak zor. Çalışmalarımızda gönüllülük esastır. Fikir alışverişinde bulunurum. Arkadaşları olumlu yönde motive etmeye çalışırım, inandırmaya çalışırım. Bana inanırlarsa hep birlikte yapalım derlerse hep birlikte yaparız. Bizim işimiz değil, ben yapamam diyen bir insanla yola çıkmam.
-BEN ORADA SİZİN EĞİTİMİ ÇOK CİDDİ BİR İŞ OLARAK GÖRDÜĞÜNÜZÜ TESPİT ETTİM. KAYMAKAMLIĞIN ONCA İŞİ ARASINDA OKULA GİDİYORSUNUZ. ÖĞRETMENLERİ, MÜDÜRLERİ TOPLUYORSUNUZ, ONLARI MOTİVE EDİYORSUNUZ. OKULLAR HEM FİZİKİ KAPASİTE HEM DE MATERYAL BAKIMDAN OLDUKÇA ZENGİNLEŞMİŞ. YENİ EĞİTİM YILI AÇILDI, YENİ BİR BAŞLANGIÇ EĞİTİMCİLER İÇİN. BAZEN SENE SONLARINDA PİŞMANLIKLAR VE HAYAL KIRIKLIKLARI YAŞANIR. BUNLARIN OLMAMASI İÇİN ŞİMDİDEN ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERE NE GİBİ TAVSİYELERDE BULUNURSUNUZ?
-Milli Eğitim Müdürlüğü ve Kaymakamlık olarak bizim görevimiz, yeterli öğretmenle, ideal sınıflarda öğretime başlamak. Öncelikle öğretmen temin etmeye çalışıyoruz. İkincisi, gerekli ise okullarımızı onarıyoruz. Özellikle köylerden taşımaya aldığımız okul öğrencilerini taşıma ihalesini, yemek ihalesini yaparız. Öğretmeni temin edilmiş, ulaşım aracı hazır, yemek ihalesi yapılmış bir şekilde eğitime başlamak isteriz. Velilerimiz sene sonunda pişmanlık yaşamak istiyorsa eğitim ve öğretimin sadece öğretmenin işi olmadığını düşünsünler. Çocuklarına sahip çıksınlar. Eğitim; veli, öğretmen ve öğrenci ile olabilecek bir şeydir. “Ben okula gönderiyorum, çocuğumu öğretmen eğitecek, ben mi uğraşacağım?” diyen bir veli çocuk yapmasın, bizden de çocuğunun eğitimini beklemesin. Eğitim aile yuvasında başlar, aile ilgilenecek, biz de destekleyeceğiz. Yoksa gönderdim okula, bundan sonrası sizin işiniz, derse eğitimde kalite kaybolur.
-ÖĞRETMENLERE VE ÖĞRENCİLERE NELER TAVSİYE EDERSİNİZ? SİZ DE BİR VELİSİNİZ. ÖĞRENCİNİN BAŞARISI İÇİN SİZ NELER YAPIYORSUNUZ VE NELER YAPILMALI?
-Çocuklara sürekli susun dememeli. Anne sus diyor, baba sus diyor, okulda öğretmen sus diyor. Susacak zaman elbette var. Çocuklar ders dinlerken susacaklar, yeri gelince konuşmalılar. Konuşan, düşünen, yorum yapan çocuklar istiyoruz. Yanlış yaptığında; böyle saçma fikir olur mu, böyle yanlış olur mu, saçmalıyorsun, diyerek çocuklara öğretmenlerimiz karşı çıkmamalı. Sürekli arkanıza yaslanın, yanınızdakiyle konuşmayın, dememeli. Çocuklara zaman zaman derste öğretmenler konuşma şansı vermeli, yaratıcı düşünceye sahip olmaları için yön vermeli. Bu haliyle müfredatın sağlayacağı bir şey, ama çocukları özgür düşünceye, özgür fikir üretmeye yönlendirmek lazım. İlköğretimi bitiren çocukları meslekî eğitime de yönlendirmek de lazım.
- ÖĞRENCİ, ANADOLU LİSESİNİ KAZANIRSA ÜNİVERSİTE SINAVINI KAZANMASI HEMENEN HEMEN KESİNLEŞİYOR. AMA LİSE MEZUNLARI YAKLAŞIK % 20’Sİ ÜNİVERSİTEYE GİRİYOR. ÜNİVERSİTELERİN KAPASİTESİ YETERSİZ. KLASİK LİSE MEZUNLARININ % 80-90’I AÇIKTA KALIYOR. EN ÖNEMLİ PROBLEM BURADA. BU GENÇLERİN ÇOĞU İŞSİZ KALIYOR, HÂLBUKİ SANAYİCİ NİTELİKLİ İŞÇİ ARIYOR. BU GENÇLERİ BİZ NASIL HAYATA KAZANDIRABİLİRİZ, ONLARI NASIL MESLEK SAHİBİ YAPABİLİRİZ? SİZİN ALACA’DA HALKEĞİTİMLE ÇALLIŞMALARINIZ VARDI.
-Halk eğitim daha çok beceri kazandıran bir yer, biraz da kişiyi sosyal kültürel yönden geliştirir. Halk eğitimin asıl amacı meslek edindirmekten ziyade geliştirmek. Asıl meslek edindirme yerleri meslek okulları ile çıraklık eğitim merkezleridir. Öğenciyi buralara yönlendirmeli. Veliler çocuklarını hep mühendis, doktor olacak diye yönlendirirse tabi ki çocuk mesleğe ilgi duymaz. Meslek erbabına saygı duymalı, esnafın da dolgun ücret kazanmasını hedef edinmeli ki çocuklarımız mesleği ilgi göstersinler. Veli olarak çocuklara bir mesleği sevdirmeli ve tavsiye etmeliyiz. Çocuklarımızı sürekli hâkim, savcı, asker ol diye yönlendiriyoruz. Kimse çocuğuna kaportacı ol, elektrikçi ol, marangoz ol, demiyor. Bazen de bu mesleklere hor bakıyor. Bu bakış açısının aşılması, değişmesi lazım.

“MESLEK LİSESİNE GİDENLERE BURS VERMELİ
MESLEK LİSESİ ÖNÜNDEKİ KATSAYI ENGELİ KALDIRILMALI”
- ALACA’DA DOĞRU BİR YÖNLENDİRME VAR. KLASİK LİSEYE GİDENLERİN SAYISI AZDI. MESLEK LİSESİNE GİDENLERİN SAYISI KLASİK LİSELERE GİDENDEN DAHA FAZLA OLDUĞUNU GÖRDÜM.
-Özellikle liseye kayıt yapan müdürlerimiz yönlendirme yaptılar. Çocuğun karnesindeki yönlendirmeye uymaya çalıştılar. Öğretmenleri, bu çocuk mesleğe yatkındır, bu çocuk şuraya gidebilir, tavsiyesinde bulundu, bunlara uyuldu. Bunun sonucunda da başarılı olundu. Öğrenciler % 50-60 oranında meslek okullarına yöneldi. Biliyorsunuz, Türkiye’de meslek okullarına gidiş oranı %35. İmam hatiplerde meslek lisesi sayıldığından dolayı oran yüksek görünüyor. Okulu bitirince hemen iş yapacak meslek sahibi oranı daha düşüktür. Bunun için hem bakanlığın hem de ailenin yapacağı işler var. İkisi birlikte yürümeyince olmuyor. Bununla ilgili milli eğitim bakanı ile genel müdürlere şu önerilerde bulundum:
1. Bakanlık, meslek okullarına giden öğrencilere şartlı nakit transferi adı altında öğrencilere burs veya aylık vermeli.
2. Yatılı bölge meslek okulları oluşturulmalı. Sanayicinin ihtiyaç duyduğu bölümler belirlenerek özellikle köy okullarına giden öğrenciler yönlendirilmeli. Küçük küçük ilçelerde meslek okulları açarak meslek okullarının kalitesini düşürdük. İşletme gibi bölümler açılmaya başlandı.
-KONYA SANAYİLEŞMİŞ BİR İL. HANGİ ALANLARDA İSTİHDAM İMKÂNI VAR ARAŞTIRILMALI VE ÖĞRENCİLER O MESLEKLERE YÖNLENDİRİLMELDİR.

-Tabi sanayicinin ihtiyaç duyduğu branşlarda meslek yüksek okulu açılmalı. Tabi taşınan okulların çocuklarının gittiği meslek liseleri açılmalı. Köy çocukları meslek sahibi yapılmalı. Öğrencilerin yatılı olarak barınacağı yatılı meslek okulları yaygınlaştırılmalı. Mesleki bölge okulları açılmalı. Meslek okulu mezunu çalıştıranın sigortasını belli bir süre devlet ödüyor. Bu da devam etmeli. Güzel bir gelişme, eğer meslek okullarına giden öğrencilere burs verilirse, köy yerinde okuma imkânı olmayan çocuklar yatılı olarak pansiyonlara alınıp orada da meslek öğretilirse çok daha faydalı olacağını düşünüyorum. Artı kendi bölümünü tercih eden, mesela elektrik bölümünden mezun çocuk, iki yıllığa geçerken kolaylık sağlanıyor, bu güzel. Dört yıllık elektrik mühendisliğine geçerken de veya branşıyla ilgili dört yıllık okullara geçerken de ekstra puan verilmeli. O zaman çoğu kişi sanırım meslek lisesini tercih eder.
-EĞİTİM ÖĞRETİM BAŞLADI. OKUL YILLARINDA NASIL BİR ÖĞRENCİYDİNİZ? HATIRLIYORMUSUNUZ?
-Valla, ben akıllı, uslu bir öğrenciydim. Sessiz, sakin, kavgadan ve gürültüden uzaktım. Düzenli olarak ödevlerimi yapardım. Başarılı bir öğrenciydim, bugünki ödevimi yarına bırakmazdım. Bazı öğretmenlerimiz çok dayak atarlardı. Onun için ilkokul öğretmenlerimi sevmiyorum diyebilirim. Hâlbuki onları gördüğümde eline sarılıp öpmek isterdim, ama onların bu tutumu yüzünden görsem belki selam bile vermeyeceğim. Öğretmenlerimiz, çalışmayan, zayıf çocuklar dayakla çalışır, dayakla ödevini yapar anlayışından vazgeçsinler. Çocuk ödevini yapmıyorsa dayakla hiç yapmaz. Bunu böyle bilsinler. Eğer çocuk okumuyorsa bir mesleğe yönlendirilmeli belki. Toplumda % 10 kadar özürlü insan var. Sınıfta da on kişiden üç beş kişide davranış bozukluğu görülebilir. Çalışmayan, yaramazlık yapan, düzeni bozan çocukları, okuma özürlü kabul edelim. Ben bu çocuğu dayakla adam ederim anlayışı yanlış. Oğlum ödevini niye yapmadın deyip paldır küldür çocuğa girişen veli veya bir soruyu bilmedi diye dayak atan öğretmen var. Bilgiyi ezberleyen çocuğa ihtiyacımız yok. Çocuklarımıza yol yöntem gösterilmeli, bilgiye nasıl ulaşacağına dair eğitim verilmeli. Öğretmenlerimiz, öğrenmeyi öğretsinler; çalışmayı öğretsinler. Ağrı Dağı’nın yüksekliğini ezberlettiler bize. Sosyal bilgilerde bir sürü tarih ezberledik, ama bunların hayatımda hiçbir yeri olmadı. Bana tarih bilinci versinler, ama ben Ağrı Dağı’nın yüksekliğini ezberlememeliyim. Bir anlamı da yok, hayatta bir işe de yaramaz. Mesela Suriye’nin tüm madenlerini, ürünlerini ezberlettiler. Benim hayatımda hiç lazım olmayacak bunlar, ona ihtiyacım da yok. İhtiyaç duyacağım bilgiyi bana versinler.
Temel bilgi öğretilmeli. Bilinmesi gerekenle haberdar olunması gerekeni ayırsınlar.
-SİZİ EN MUTLU EDEN İCRAATINIZ NE İDİ ?
-Beni en çok mutlu eden icraatım, tek adımda hizmet projesi. Bunu başbakanlık uygulamaya koydu. Vatandaş daha önce yeşil kart almak için 15-16 devlet dairesini dolaşıyordu. Sosyal Dayanışma Vakfından yardım alabilmek için yaşlısı, özürlüsü, hastası kapı kapı dolaşmak zorundaydı. Vatandaşların bir form doldurarak belli bir gün sonra yeşil kart sahibi olmalarını veya vakıftan yardım almalarını sağlayacak bir proje geliştirdim. Vatandaşların dolaştığı daireleri benim kendi elemanım dolaşıyor, bilgisayarda bakılması gereken bayilere bakıp diğerlerini de bizim görevlendirdiğimiz elemanlarımız daireleri dolaşıyor. Vatandaşın dolaşmasını ortadan kaldırdık. Yaklaşık 4 milyon insanı, 15 milyon yeşil kartlıyı ki 4 milyon hane eder, devlet dairlerini dolaşmaktan kurtardık. Buna yakın bir rakam vakıftan yardım alıyordu. Başbakanlık bu projemi alıp kullandığı için çok mutlu ve bahtiyarım.
-HALKLA BÜTÜNLEŞME BABINDA SİZİN GÜZEL HATIRALARINIZ VAR. BUNLARDAN BİRİNİ ANLATIRMISINIZ?
-Alaca’da 12 tane ortada gezen, evinde yatmayan, akli yönden zayıf vatandaş tespit ettik. Müftülüğümüze ait yemekhanemizde üç öğünde yemek yemelerini sağladık. Ücretini kaymakamlık olarak karşıladık. Bir mağazaya giderek beğendikleri elbiseleri almalarını temin ettik. Bu insanlardan bir kısmının da belediyeye ait bir yerde gecelemesine imkân sağladık. Zaman zaman esnafımla kaldırıma oturur, gecenin 11-12’sine kadar sohbet ederim. Gecenin 12’sinde sohbet ederken bu saf arkadaşlardan birisi oradan geçiyordu. Buna seslendik, nereye gidiyorsun, dedim. Hastaneye yatmaya, dedi. Niye belediyenin temin ettiği yerde kalmıyorsun, dedim. Orada dediler kalıyor, ben deli miyim dedi. Sohbet etmek için yanımıza oturttuk. Dedim ki kaymakamlığa git, sen de giyin, sen giyinmemişsin. Ben gitmem, dedi. Niye diye sordum. Sen beni götürürsen giderim, dedi. Dedim ki sen git, kaymakamlık seni giydirir. Yok, dedi, ben gitmem. Sen götüreceksen giderim. Neyse sen yine de git, giyindirmezlerse ben seni götüreceğim, dedim. Böyle sohbet koyulaşınca ona sordum: Sence ben kimim?
Şöyle bir baktı, beni süzdü:
“Valla, benimle muhatap olduğuna göre pek akıllı olmasan gerek.” deyiverdi.
“OKULLARI GEZERİM, ESNAFLA SOHBET EDERİM”
-DİYARBAKIR’DA EFSANELEŞEN BİR EMNİYET MÜDÜRÜ VARDI. RAHMETLİ GAFFAR OKAN İLK GİTTİĞİNDE SEYYAR BİR KÖFTECİDE KÖFTE YEMİŞ, OTURMUŞ KAHVELERDE SOHBET ETMİŞ. DİYARBAKIR SPORUN BAŞARISI İÇİN STADA GİDİP TEZAHÜRAT YAPMIŞ, SPORCULARI MOTİVE ETMİŞ. EFSANE OLMUŞ. SİZCE İYİ BİR İDARECİ NASIL OLMALI?
- Halk böyle efsane idareci arar. Recep Yazıcıoğlu’nun deyimiyle kurtarıcı liderler arıyor. Halkımız böyle beklentiler içerisinde. Bütünleşme ayrı, kurtarıcı ayrı. Biraz da aslında kolaycılığa kaçıyoruz.
“Yönetici eğer halkın içine karışmıyorsa halkla birlikte olamıyorsa o yönetici zaten o toplum içerisinden çıkmış, o topluma ait bir yönetici değildir. Yönetici dediğin o toplumun içinden çıkan adam demektir. İyi bir yönetici toplumu tanımalı. Yönetici tanımadığı ve kaynaşmadığı toplumu nasıl yönetir? Emirle toplum idare edilemez. Efendim emir demiri keser derler, ama halkla yapılmayan hiçbir iş başarıya ulaşamaz. Bir örnek anlatıyım. Çankırı’da yeni atanmış bir askeri vali emir çıkarmış: Herkes ağaç dikecek, diktiği ağaca bakacak, ağaçlar kurursa falakaya yatıracağım.”
“ Bu süreç içerinde bazı vatandaşlar diktiği ağaçlara bakmadığı için dayak yemiş. Bir süre sonra valinin tayini çıkmış. Valinin tayini çıkınca vatandaşın birisi, diktiği ve suladığı ağacı tekmeleyerek kırmış: Senin yüzünden az mı dayak yedim, diye söylenmiş.”
“Bunların olmaması için önce inandıracağız. Toplumla birlikte bir iş yapacağız. Lider, kurtarıcı değil. Herkes liderin arkasından gelirse bir şeyler yapabiliriz. Biz halkın arasından esnafı ziyaret ederiz, çayını içeriz, öğretmenlerimizi ziyaret ederiz, çiğ köfte yoğururuz. Son gelişimizde bir esnaf arkadaşa, sizce geride ne bıraktım diye sordum. Şöyle demesini bekliyorum:
“Okulları güzelleştirdiniz, şehre kamera sistemi kurdunuz, kanalizasyonda bir rekor kırdınız, bütün köy okullarını baştan ayağa donattınız.”
Böyle şeyler söylemesini beklerken adam, kaymakam bey, dedi, çay yerine meyve ikram etmeyi getirdiniz buraya. Sürekli gittiğimiz her yerde çay ikram edilir. Bunun yerine yazları çay istemiyorum meyve getirin, kuru yemiş alın, dedim. Bu değişikliği adamın aklında kalmış. Bu da esnafla iç içe olmamızdan kaynaklanan bir durum. Zaman zaman “Selamünaleyküm muhtar biz geldik.” diyebiliriz. Okullarımızın tamamını gezer, öğretmenlerimizle sohbet ederiz. Alaca’dan ayrılırken öğretmenlerimize kendi ellerimiz şiş kebap hazırladım, bir mangal partisi verdik. 15-20 öğretmen ve müdürümüz vardı. Yöneticimize dediler ki:
“Bu ne güzel e,t yumuşamış et, kaymakam bey bunu beş senedir niye yapmadınız?”
“Daha önce yapsaydım alışırdınız, nasılsa kaymakam bey kebap yapıyor, der her zaman isterdiniz. Giderken yapayım da benden sonra gelen kaymakam size kendine beğendiremesin.”
-AMERİKA’DAKİ EYALET VALİLERENİN SEÇİMİ GİBİ, VALİ VE KAYMAKAMLARIN SEÇİLMESİ KONUSUNA NASIL BAKARSINIZ?
-Yönetim anlayışı; toplumun kültüründen, örfünden, ahlakından, dini değerlerinden, tarihsel yapısından sürecinden süzülerek çıkmazsa örnek kopyalama duvara tosluyor. Benimsenmiyor, kabullenemiyor. Biz birçok şeyi taklit ederek almışız. Toplum kendi değerler süzgecinden geçmemiş, kendi doğası gereği olmamış. Seçimle gelmek, şu anki toplum yapısında başarılı olur mu olmaz mı, endişelerim var. Belediye başkanlarını seçiyoruz. Muhtarları seçiyoruz, seçilmeli. Köyde muhtarlık seçiminden beri kavgalar bitmiyor. Rektörleri seçime getirmişiz, siyasî ve ideolojik düşünceler hâkim oluyor. Bilimin neredeyse bazı üniversitelerde ortadan kalktı. Belediyeler kurmuşuz, bazı yerlerde 20-30 yıldır su ve kanalizasyon yok. Şu an da devlet köydes projesi kapsamında her yerin suyunu, kanalizasyonunu ve yolunu yapıyor. Hükümet el atmasa özellikle güney doğuda birçok yerde halen bu hizmetler yok. Seçim sürecini biz bir türlü becerememiş, demokratik yapıyı hizmete koyamamışız. Olur mu olmaz mı? Tartışılmalı. Toplum olarak eş-dost, hatır-gönül, ahbaplık değerlerimiz var. Amerikalı amcası veya kardeşi bir işei uygun değilse almaz. İsteyemez de böyle bir şeyi. Seydişehir’de kaymakamım, amcaoğlum gelecek, işini yapmayacağım…Küser benimle konuşmaz bir daha. Mesela benim üniversite mezunu doktor arkadaşım var. Yardım istedi. Tayinler kura ile, yapacak bir şeyim yok, dedim. 25 yıllık sıra arkadaşım küstü, konuşmuyor. Böyle bir sosyal yapımız var. Halk ve yöneticiler, sistemi oturtacaklarına, dost, ahbap işi yapmaya çalışıyorlar. Halkın talepleri karşısında şu anda seçimle gelen çok zor durumda kalır, başı belaya girer, kanunsuz iş yapmaya kalkar, eğer yapmazsa da bir daha seçilemez. Denecek ki halk kurallara uysun, ne demek uymaz? Seçimle gelen adam uymuyor, imar durumunu görüyorsunuz belediyenin. Kültürel ve sosyal yapının zor değiştiğini size anlatmışlımdır belki hocam. Hititlerde kocası ölen bir kadını, kocasının kardeşi ile evlendiriyorlar. Bu tabletlerde yazılı bir Hitit örfü, öğrendik. Daha 10 yıl öncesine kadar Anadolu’da böyle bir adet vardı. Düşünün, beş bin yıl önce Hititler yaşamış, ondan önce belki de başka bir milletin âdetiydi. Devam edip gitmiş. 6- 7 bin yıllık bir kültürel yapı yeni değişti hocam.
-Tabi eğitim çok önemlidir. Okullarda demokrasi eğitimi vermeliyiz, hak ve hukuka riayeti önemsememiz gerekiyor. Bunu yerleştiremeyince de uygulamada sizin anlattığınız anormallikler oluyor. Ama dünyadaki kalkınmış ülkelere demokratik bir sistemle yönetiliyor. Demokratik yöntemlerle yönetilmeyen ülkeler kalkınmamışlar, geri kalmışlar. Türkiye anti demokratik süreçler yaşadı. Batılı gelişmiş ülkelerde bu yok. Bazen egzantirik yöneticilere de rastlanır. Mesela Ömer Seyfettin Makedonya’da yüzbaşılık yapıyor. Bir gün demiş ki bu beldede horozların ibikleri uzun, onları keseceksiniz. Horozların ibiklerini kestirmiş. Bazen halkla bütünleşmeyen yöneticilerin tuhaf hobileri oluyor. Demokratik seçimleri, eğitimi, hak ve hukuku, doğruluğu, dürüstlüğü yerleştirmek gerekir.
-Tabi demokrasiden hiç şaşmamak gerekiyor. Her yönetici seçimle mi gelmeli konusu biraz tartışmalı. Her yönetici seçimle gelmemelidir. Profesyonel yöneticilerle yapılması gereken işler var, seçimle gelinecek yerler var. Hocam biz bir şeyi karıştırıyoruz. Batıda seçimle gelen belediye başkanının yetkileri sembolik. Sembolik görevleri var. Oralarda hiçbir milletvekili idareye karışmaz. Bir milletvekili tayinle filan uğraşacak. Uğraşmaz. Bu işleri profesyonel yöneticilere vereceksin. Sen belediye ye seçimle gelmiş, imar yetkisi vermişsin, nasıl kullanıyor? Belediye meclisinin konuşacağı konular ayrı, imar kanunu var, yedi metrelik sokakta altı bucuk metre yüksekliğinde bina yapılamaz. Meclis ona göre kararı verir. Bunlar profesyonel yönetici işi. Gelir profesyonel yönetici, ihalesini yapar, binasını yapar. Profesyonel yönetici kullanacak sen hedef göstereceksin. Meclis hedef gösterecek, profesyonel yönetici uygulayacak. Bizde öyle değil. Seçilenler yöneticilerin işini yapıyor.
-Yöneticilerin yetkilerini halktan alınması önemlidir. Ama bu konu tartışılmalı diye söyledim. Sonra seçimle gelen beğenilmezse halk tarafından bir sonraki seçimde değiştirilir. Bu makamlar halka hizmet makamlarıdır. Seçilmeyeni değiştirmek zor.
- Profesyonel yönetici önemli. Seydişehirliler elbette şehrin hangi tarafa kayacağına karar versinler. Seydişehir’de bir şey taşınacaksa karar versinler. Ama bunların nasıl yapılacağı, bu binanın ihale işlemleri, uygun yönetici tarafından yapılmalı. Tabi gelişmiş yerlerde kaymakamın kim olduğu önemli değil. Niye? Herkes devlet bir kanun çıkartmış, o kanuna göre işini yapar. Yöneticinin Ali veya Veli olmasının bir ehemmiyeti yok. Bizim için niye önemli oluyor? Buranın düşünülmesi lazım. Bir kaymakam görevini yapmıyorsa ilgili mevkiler ona görevini hatırlatır, gereğini yaparlar.
Aslında halkın kaymakamı tanımasına, halkla iç içe olmasına da gerek yok. Bu daireye geldiğinde vatandaşın işi görülüyor mu, görülmüyor mu? Önemli olan bu. Vatandaş kanuna göre hakkı olanı alıyorsa mesele yok. Vatandaş da hakkı olmayan bir şeyi talep etmemeli. Önemli olan bu. Nüfus dairesine gelip de nüfus cüzdanını çıkartacak bir vatandaş için kaymakamın veya nüfus müdürünün ne önemi var? Hastaneye gidip muayene olacağım doktorun kim olduğunun bir önemi olmamalı. Çünkü oraya atananın kim olursa olsun hastayı tedavi edecek. Vatandaşın bir sorunu varsa eğer çözülmemişse gelip kaymakamlığa başvurmalı, kaymakam da onu dinlemeli. Dinlemeyen bir yönetici varsa zaten bakanlık gereğini yapar. Devlet, kapısına varınca güler yüzle karşılayan ve halkın işini yapan bir memur bulmalı, eğer memur işinin hakkını vermiyorsa onun hakkında işlem yapılmalı. Kişiler değil, sistem önemli.
-Yöneticiler, personelini; öğretmen öğrencisini teşvik eder, ödüllendirir, motive ederse başarı artar. Herhalde başarılı bir yöneticiden beklenen bu.
- Evet, hocam tam bu noktada devreye ben giriyorum. Gerekmezse devreye girmem. Personelini motive etmeyen yöneticiyi sistem ayıklayabilmeli. Ayıklayamadığı için siz böyle diyorsunuz. Sistem ayıklarsa sorun çözülür. Sistem, kardeşim sen şu standartlara uymuyorsun, sayın kaymakamım senin performansın düşük, sen şu sisteme uymuyorsun deyip sistem başarısız yöneticiyi ayıklamalı. Böyle bir sistem kurulduğu zaman Kemal İnan mı gelmiş, Necdet Türker mi gelmiş, hiç fark etmez. Halk için hiçbir ehemmiyeti olmaz. Siz de evlerinizde rahat rahat uyursunuz.
-Değerli kaymakamım, zaman ayırdığınız çok teşekkür ediyor; daha önceki çalışmalarınızdan hareketle adil, merhametli, dirayetli, gayretli, çalışmayı seven, çözüm üreten, proje yapmayı seven bir kaymakam olduğunuzu biliyor ve yeni görevinizde başarılar diliyoruz.